16 Aralık '18 Pazar, Tunç Aytunç'un sunacağı "SARONİK, Atina'nın Güneyindeki Cennet" - Sohbet Toplantı Etkinliği


0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*
Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« : Haziran 29, 2008, 14:53:18 »
Hani Eylül 2007'de T.İş Bankası Yayınlarından bir kitap yayımlanmıştı: "Yıldız Adları Sözlüğü". İşte o kitabın yazarı Prof. Dr. Mustafa Pultar. Bilkent Üniversitesi emekli öğretim üyesi. Süleyman Nutki'nin Kamus-ı Bahri (1917) ve Ahmet Rasim Barkınay'ın "Adalar Denizi Kılavuzu"(1926) gibi önemli Osmanlı denizcilik kaynaklarının çevirimyazılarını yapmıştır. Denizcilik kültürümüzün farklı yönleriyle ilgili yazıları Yelken Dünyasında ve çeşitli dergilerde yayımlanmıştır.
İşte bu değerli, nüktedan, engin bilgi birikimli Mustafa Pultar'ın bazı yazılarını GE-KO-PEDİA sında değerli GK lar ile paylaşmak istedim.
Tüm yazılar ve makaleler için Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap ziyaret edebilirisiniz.

İşte ilk yazı :

Denizci Der de, Dediği Ne Demek?

Mustafa Pultar

Denizciler aramızda konuşurken kendimize özgü bir dil kullanırız. Bu dil, bir topluluk olarak bizi birbirimize yakınlaştırır ve kenetler. Kabakçılar ise bu dilde söylenenlerin çoğunu anlamaz, "ne dedi?" diye bakıp yadırgarlar. Biz kullandığımız sözcüklerin ne demek olduğunu biliriz ve genellikle yerinde kullanırız; ama çoğumuz bu lâfların nereden geldiğini, vaktiyle ne demek olduklarını merak etmemiştir. Gerçek u ki bu sözcüklerin çoğu, dönem dönem kültür ilişkisinde bulunduğumuz yabancı toplumların dillerinden gelerek dilimize yerleşmiştir. Önceleri Farsça ve Arapça, sonra Venedik’çe, Ceneviz’ce ve Rumca, daha sonra Fransızca ve İtalyanca, son zamanlarda İngilizce; şimdi de Amerikanca.

Örneğin teknenin armasından, yani donanımından söz edelim. Arma, Akdeniz denizcisinin diline Latince arma (=donanım) sözcüğünün Venedikçeye aynen geçmesi ile girmitir. Oradan da biz almışız. Armanın en temel öğesi direktir. Direk sözcüğü dilimize deniz yoluyla değil de kara yoluyla, çadırdan gelmiştir: eski Türkçe "tirgek"ten (= salam, ayakta duran) türemedir.

Tek direkli teknelerde direk, direktir. Çok direkli teknelerde ise, önde olanına pruva, ikincisine grandi direği deriz. Pruva, Venedik’çe prova (=geminin baş tarafı) sözünden gelir ki bazen bugün bile bu eski biçimiyle kullanılmaktadır. "Deniz provamızda şelale gibi şarıldıyordu." (Halikarnas Balıkçısı, Aganta! Burina! Burinata!) Öte yandan grandi İtalyanca grande (=büyük) sözünden nerdeyse aynen alınmıştır. Üçüncü direğe ise mizana direği deriz; bugünlerde keçlerin arka
direğine de mizana direği denir oldu. Önce Latince medianus (= ortadaki) sözcüğünden ordan da geçişle Venedikçe mezana (= mizana yelkeni) sözcüğünden türemiştir. Vaktiyle bizim dilimizde "micana, mincana, mancana" olarak da kullanilmiş: "... birer tekne ve birer mancana yelken âmâde olmakta ..." (Evliya Çelebi, Seyahatname)

Direği bordalara bağlayan tel halatlara çarmık deriz; asli çarmıhtır ama bu söyleyiş Türkçeye ters düşer. Farsçanın çar mıh (=dört çivi) sözcüğü giderek dilimizde haç anlamına dönümüştür; İsa peygamberin çarmıha gerilmiş olduğunu biliriz örneğin. Denizcinin dilindeki çarmığa gelince, onun haçla ilgisi şuradan ki, ip cambazlarının panayırlarda diktikleri direklerin yere çakılan dört kazığa bağlı tellerle desteklenmesine de çarmık deniyor. Çarmıkları enine açan gurcataların adını ise Venedik’çe croseta (=haçın yatay kolu) teriminden almışız.

Çarmıkların gerginliğini ayarlamakta kullandığımız döngerlere liftin diyoruz,  bu terimin daha dorusu liftin uskurudur. O da İngilizce lifting screw (= kaldırma, germe vidası) tabirinin olduğu gibi alinmiş olması, ama ses değişimine uğraması sonucu ortaya çıkmıştır. Geminin pervanesi yerine uskur diyenimiz de az değildir bu arada.

Direkleri baş-kıç yönünde destekleyen halatların, yani istralyaların adini ise Venedik’çe straglio (=ip) sözünden almışız. İstralyalara, yerine göre, çeşitli adlar veririz; baş istralya, kıç istralya gibi.
Ama şüphesiz en ilginci, amatör denizci sınavlarına girenlerin ezberlediği bir karanfildir ki, grandi direğinin cundasından mizana direğinin cundasına donatılan istralya diye belletilir.
 

Günümüzün keç armalı guletlerinde görülür; yariş komitesi teknelerinde ise hakemler, çeşitli flamaları karanfile basarlar. Kökeni ise o enfes kokulu, pembe, kırmızı, fırfırlı çiçekten değil; İtalyanca paranchino (=ufak palanga) sözcüğünün denilişi biçim değiştire değiştire, çiçeğin adinin da etkisiyle karanfil oluvermesinden. Bir de ranır denen istralya var ki direği kiç omuzluk bordalarına bağlar. Eski randa yelkenli teknelerde bumba kıçtan dışarı taşardı. Bunlara kiç istralya donatmak mümkün olmadığından, direği kıçtan desteklemek için ancak ranırlar kullanılırdı. Bu sözcük de İngilizce running backstay (=hareketli kiç istralya) deyiminden geliyor.
Her şeyi kısaltmaya meraklı ya Amerikalılar, onu da runner (=koşucu) yapmışlar anlaşılan.

Portekizce bome, İtalyanca boma, Fransizca bôme sözcükleri nasıl olmuş da önce bombaya sonra da bumbaya dönüşmüş, onu bilemiyorum. Yoksa bir bomba gibi gelip insanin beynini dağıttığından mı dersiniz?

Selviçe adini verdiğimiz hareketli donanımı genelde yelkenleri basmada ve denetlemede kullanırız. Venedik’çe servizi (=hizmet, iletme) sözcüğünden gelen bu deyim, dilimize Rumca servitsia aracılığıyla girmiştir. Selviçelerin hemen hemen hepsi halattan yapılır ki bu sözcük de Rumca halodion (=ip) kelimesinden gelir. Selviçe türlerine verilen adlar ise aramadığın kadar; her biri de bir başka yerden gelme. Örneğin, en basit, ama basit olduğu kadar da yaygin olan palanga sözcüğü, önce Ceneviz’ce paranco sonra da İtalyanca palancodan (=palanga) gelir. Palangalarin da kabasorta, sübye gibi türleri var ama onları bir baka güne bırakalım.

Yelkenleri basmaya yarayan halata bazılarımız mandar der, bazılarımız kandilisa. Mandar, Grekçe kökenlidir: imantarion giderek Rumca mantari (=mandar) olup sonra bizim dilimize yerleşmitir.

Kandilisa ise küçük candela (=mum) anlamında Venedik’çe candellizza (=babafingo sereninin palangası) deyiminden türemiştir. Ama şimdi serenli yelken kalmayıp ta benzer bir işi yaptiği için o sözü de mandar yerine kullanıyoruz. Kandilisa beddua edebiyatımızda da geçer: "Kandiliçada nigûn ol, ya serende berdâr!" (Kandilisada başaşağı olasin, ya da serende asılı! Âgehî Kasidesi,  1560)

Yelkencinin ilk tuttuğu halat, ilk örendiği sözcük herhalde iskotadır. Iskota o kadar yaygin bir sözcük ki ­ İtalyanca scotta,  Portekizce, İspanyolca ve Katalanca escota Malta Arapçasında skotta, Fas’ta kuta v.b. ­ kökenini belirlemek olanaksız gibi. Ancak Akdenize Norveççeden geldiği sanılıyor.

"Hol" sözcüğü öteyi beriyi çekiştiren selviçeler için kullandığımız birçok terimde geçer; authol, davnhol, aphol gibi. Bunlar İngilizce haul (=çekme, taşıma) sözcüğünün önüne, çekmenin yerine ve yönüne uygun bir edatın eklenmesiyle oluşmuştur. Ana yelkenin alt yakasını germek için kullandığımız selviçeye outhaul (=diari çekme) sözcüğünden authol, balon bumbasınınn baskısına
uphauldan (=yukari çekme) aphol, alt baskısına ise downhauldan (=aşağı çekme) davnhol deriz, örneğin. Dile batan bu terimler de zamanla dilimizde yer almış diğer kelimeler gibi biçim değiştirerek, benzer fakat yeni ve daha güzel sözcüklere dönüşür umarım.

Bu hollerden ilginç bir tanesi Amerika'dan gelmedir: barbirhol. Ön yelken ile ana yelken arasındaki açıklığın enini denetlemek üzere ön yelken iskotasına donatılan bir selviçedir. Adi, bu selviçenin kullanımını yaygınlaştıran Kaliforniyalı yelkenci Merritt ve Manning Barber kardeşlere izafeten konmuştur. Adi yine Amerika'dan gelen bir baka selviçe ise yelkenlerin ön yakasını germek için kullandığımız kaningim gergisidir ki adini New York'lu yelkenci Briggs Cunningham'dan alir.

Gelelim adinin açıklanması zor olan bir selviçeye: kikir. Ana yelkenin dolması üzerine bumbanın yükselmesini engelleyen bu selviçenin İngilizce adi kicking strapin (=tepme kayişi) tabirinin kısaltılmasıyla oluşmuş "kicker" sözcüğüdür. Herhalde, at koşumunda arkasından geçirilip atin çifte atmasına engel olan kuskun kayişinin denizcilik diline uyarlanmasından kaynaklanıyor; bumbanın tepmesine engel olan anlamında.

Rüzgâr bastırdımı camadan halatlarını doldurur, yelkene camadan vururuz ki bu sözcüğün asli Farsça câmedân (=elbiselik) tir. Bulmaca çözmeye meraklı olanlar bilir; camadan, önü çapraz düğmeli, altin sirma işlemeli bir tür yelektir de ayni zamanda. O anlama nasil gelmise gelmiş! Camadan vurunca yelken üst üste katlanir ya, bizim dememiz herhalde ondan olsa gerek. Fazla uçuşmasin diye de yelkeni bumbaya kalçetelerle bağlariz; onlar da İtalya taraflarindan garzettadan (=köstek) gelir.

Yelken indirildiği zaman bumbanin düşmemesi için şimdilerde kikira bağlı yayli/yali bir çubuk var. Ama çoğumuz bu amaçla hâlâ balançina denen selviçeyi kullanılırız. Ceneviz’ce balanza (=terazi) sözcüğünden balansinna (=küçük terazi),  yani bumbanin ağırlığını dengeleyen anlamındadır. Muhasebecilerin aktifle pasifi dengelediği bilânço da ayni kökenden gelir.
Bazılarımız balançinaya mantilya der ki o da Venedik’çe mantiglia (=kaldiraç) sözcüğünden gelmedir.

Kısacası, her tür garip sözcük gelmiş, teknemizin armasına kuşlar gibi tünemiştir. Kikilasak mi kikilamasak mi?
« Son Düzenleme: Haziran 29, 2008, 19:29:38 Gönderen: Cem Gür »
*
Mustafa PULTAR 2. Yazı
« Yanıtla #1 : Haziran 29, 2008, 14:55:37 »
Denizci Der De, Dediği Ne Demek? ­ V

Mustafa Pultar

Arada sırada İstanbul'a denizci ülkelerin yelkenli okul gemileri uğrar, Dolmabahçe'nin açığındaki 
palamar şamandıralarına bağlanırlar. İtalyanların Amerigo Vespucci'si gelir, Rusların Sedov'u gelir, 
Polonyalıların Zawisza Czarny'si, Uruguaylıların Capitan Miranda'sı, Almanların Gorch Fock'u. 

Beş altı yıl önce de Arjantinlilerin Libertad'ının Galata yolcu salonunun önündeki rıhtıma 
bağlandığını hatırlıyorum. Tam armalı, yani bütün direkleri kabasorta (Venedikçe cavo a sorda = 
boş ve sağır) yelkenlerle donatılmış bu güzel gemiyi hayranlıkla seyrederken, gözüm uzun zaman 
armasına takıldı kaldı. Örümcek ağı gibi karmaşık ama düzenli, narin ama sağlam olan bu 
armanın gizini çözmeye çalışırken, aklıma "kontra mizana abaşo gabya prasyası" türünden 
denizcilik terimleri geliyordu. Ama bir türlü neyin ne olduğunu çözemeyince, Lûtfi Gürçay'ın 
Gemici Dili adlı sözlüğünün (İstanbul: Deniz Basımevi, 1962) önsözünde yazdıklarını hatırladım. 
"Bu gidişle bir gün gelecek ki, duyulan bir tâbiri anlamak veya herhangi bir eserde görülecek bir 
ıstılahı (terimi) kavramak için şuna buna başvurulacak ve belki cevap verebilecek kimse de 
bulunmayacak." diyordu Gürçay. "Bu tehlike bizlerden ziyade yerlerimizi doldurmak üzere 
yetişenler, yetiştirilenler için daha şümullü (kapsamlı) olacak." 

O gündür bu gündür, ne zaman bir okul gemisinin gelip Galata rıhtımına bağlandığımı görsem, 
hep bu söz aklıma gelir. İyi ki o okul gemileri var, yoksa seren armalı yelkenlileri hepten unutup 
gidecek; deniz müzesinde ya da bir kitap köşesinde kalmış bir iki kalyon resmiyle avunacağız.

Yan yelkenler, yani bugün kullandığımız omurga yönündeki yelkenler ortaya çıkana kadar, 
yelkenli gemilerde genellikle kabasorta yelkenler bulunur, bunlar direklere yatay olarak bağlı 
serenlere donatılırdı. Gabyar (Ital. gabbiere) denen gemiciler bu serenlere tırmanır, ayaklarını 
marsipet (İtal. marciapiede = yaya yeri) denilen halatlara basarak yelkenleri açar ve toplarlardı. 
Gemideki direk sayısı ne olursa olsun, baştan kıça doğru birinci direğe pruva (Ven. prova = baş) 
direği, ikincisine grandi (İtal. grande = büyük) direği sonrakilere de sırayla mizana (Latince 
medianus = orta) , kontra  (Lat. contra = karşı) mizana ve kontrata (Ven. contreta = küçük kontra) 
mizana direği denirdi. Artık  teknelerdeki direk sayısı azaldı; arada sırada ancak iki direkli 
guletlere, keç ya da yole armalı yelkenlilere raslıyoruz. Büyük direğe bazan grandi bazan da ana 
direk diyoruz; kıç tarafta kalan direk için ise hâlâ mizana direğini terimini kullanıyoruz.

Günümüzde aluminyum alaşımından ya da karbon lifi takviyeli plastikden istenilen uzunlukta 
direkler imal etmek mümkün. Ama eskiden direğin boyu bulabildiğiniz ağacın boyu ve kalınlığı 
ile sınırlıydı. Ondan dolayı direkler tek parça değil de, birbirinin ucuna üst üste eklenen ve çubuk 
(Eski Türkçe çıbık = yaş dal) denilen ufak direklerden oluşurdu. Şekil 1'de böyle inşa edilmiş bir 
direk örneği görüyoruz. Hemen güvertenin üstünde olan parça ana direk adını, onun bir 
üstündeki çubuk gabya (Ven. gabbia = üst) adını, daha sonraki çubuklar da sırayla babafingo (Ven. 
papafigo), kontra babafingo (daha sık olarak yalnızca kontra) ve kontrata adını alırlardı. Çubuklar 
birbirine destemora (Ven. testa di morro = direk şapkası) denilen bağlantı parçaları ile birleştirilirdi. 
En tepede ise ne bulunabilirdi ki? Tabii şapka (Lehçe czepska = başlık)!
 
 Diğer bir anlatımla, seren armalı bir yelkenlide, armanın isimlendirilmesi mevhum bir ızgaraya 
(matematik mürekkebi yalamışlar için matrise) göre düşünülebilir. Çubuklar ve bunlara bağlı 
serenler (Türk. sergen = serilen yer) önce baştan kıça doğru direğin adıyla, sonra da aşağıdan 
yukarı doğru çubuğun adıyla anılır; "grandi gabya çubuğu ya da sereni" gibi. Bu serenlere 
donatılan yelkenlere de serenin adı verilir, "pruva babafingo yelkeni" gibi. Ancak dünyada birşey 
bu kadar basit olabilir mi? Olamaz, tabii. Ana direklere donatılan serenlerin imtiyazlı adları 
vardır. Bunlara, önden arkaya doğru sırayla trinket (Ital. trinchetto = ön yelken), mayıstra (Ven. 
maistra = ana yelken), foa  (Ven. fogo), kontra foa ve kontrata foa adı verilir. Ayrıca gabya ve 
babafingo çubuklarına bazan altalta iki seren donatılırdı ki, bunların attakinin adına abaşo (İtal. a 
basso = aşağı) sereni denirdi. Örneğin, Şekil 4'de bir direğin "babafingo sereni" ile "abaşo 
babafingo sereni" görülüyor.

Bir de özel bir direk (E. Türk. tirgek = ayakta duran) var ki, Şekil 3'de görüldüğü gibi  ayakta 
durmuyor, baş boslamadan dışarı, yataya yakın uzanıyor. Genelde üç parçadan oluşan bu direğin 
en arkadaki çubuğuna, yani gövdeye bağlı olanına cıvadra (İtal. civadera = açavela yelkeni) 
deniyor. Cıvadranın baş tarafına eklenen çubuk büyük baston (Ven. baston = sopa), onun 
ucundaki de kontra baston adını alıyor. Bu direğin düşey hareketini engellemek için de 
cıvadranın ucundan kör baston ya da sakal denilen kısa bir çubuk kullanılıyor.

Vaktiyle tüm armada doğal liflerden yapılmış halatlar kullanıldığından dolayı, aslında sabit 
donanım da bir tür hareketli donanımdı, çünkü ıslandıkça gerilir, kurudukça gevşer, ikide birde 
boşunun alınması gerekirdi. Direkleri kemere yönünde sabitleyen halat arma, çarmık, rili ve 
patrisalardan oluşurdu. Çarmık (Fars. çar­mıh = dört çivi) terimini bugün de kullanıyoruz. 
Eskiden çarmıklar, ana direkleri bordaya, çubukları ise çanaklıklara (Türk. çanak = minare 
şerefesi) bağlardı. Çarmıkların çanaklıklardan dönüp de bir alt çubuğa bağlandığı bölümlerine 
ise rili (Lat. regula = çubuk) denirdi. Çubukların cundasını doğrudan bordalara bağlayan halatlara 
ise patrisa (İtal. paterazzo = kıç istralyası) denirdi. Hani şu meşhur cevizi var ya, işte o. Patrisalara 
bağlı oldukları çubuğun ismi verilirdi; şu kadar ki en tepeden inenine lansa (Ven. lanza = sırık) 
patrisası denirdi. (Bugün "ranır" dediğimiz hareketli pupa ıstralyasına, denizcilik 
kültürümüzden ta içinden gelen bu "patrisa" deyimini kullansak daha doğru bir iş yapmış 
oluruz diye düşünüyorum.) 

Omurga yönünde sabitlemeye gelince bunun iki temel öğesi var. Birincisi başa ve kıça doğru 
eğimli olan çarmıklar ve kıça doğru giden patrisalar. İkincisi ise başa doğru bağlanan istralyalar 
(Ven. straglio = ip). İstralyalar çubukların cundasından bir öndeki direğin bir alttaki çubuğuna 
doğru bağlanır. Pruva direğinin istralyaları ise baş bodoslamaya, cıvadraya ya da bastonlara 
bağlıdır. Bu yatay direğin düşey destek görevini ise köstek (Fars. kusti = kemer, bağ), vento (lat. 
ventus = rüzgâr) ve mistaço (Ven. mostaccio = bıyık) yerine getirir. Pruva direği ve cıvadranın 
bağlantılarını Şekil 3'de görüyoruz.

Seren ve yelkenlere örnek olarak, Şekil 4'de babafingo serenlerini ve yelkenlerini görüyoruz. Tam 
armalı yelkenlilerde serenler direklere hamaylı (Arapça himâle = kılıç kayışı) denilen orta 
noktasından bağlanır ve uçlarının düşmemesi için mantilyalar (İtal. mantiglia = kaldıraç) ile asılır. 
 
 Seyire göre başa ya da kıça doğru yönlendirilmeleri ise uçlarına bağlanan ve kıça doğru yönelik 
prasya (İtal. braccia! = destekle!) adlı selviçeler ile ayarlanır.  Yelkenlerin rüzgârla dolgunluğu, 
rüzgâraltı yanda iskota (İtal. scotta) ve rüzgârüstü yanda ise kontra iskota ile denetlenir. Teknenin 
seyir hali, kontra iskotaların bulunduğu bordaya göre, bugün de kullandığımız "kontralar 
sancaktan" ( = sancak kontra)  ya da iskele kontra adını alır.

Günümüzde ön yan yelkenleri baş istralyanın üstüne açıyoruz. Vaktiyle bunlar için, örneğin flok 
(Ven. floco) ya da kontra floğunu açmak için özel bir sabit donanım vardı ki  adına larmo (Ven. 
arma = güngörmez yakası) denirdi. Ayrıca, yelkenlerin rüzgârüstü yakalarının rüzgâra açılması ve 
söndürülmesi gibi işlemler için de özel bazı selviçeler vardı. Böylece, bir kabasorta yelkenin 
denetlenmesi için en azından sekiz selviçe bulunurdu.
Yelkencilikten pek anlamayan biri benim naçiz bermuda armalı tekneme ilk kez bindiğinde, 
ortalarda gezinen selviçe halatlarının fazlalığı karşısında hayretini gizleyemez; ki bunlar yalnızca 
onaltı halattan ibarettir. Bir de tam armalı bir yelkenliyi düşünün! Samim Çağatay, Yelken 
Dünyası'nın 164. sayısına (Aralık 1997) Libertad'ı tanıtmak için güzel bir yazı yazmıştı. Orada bu 
işin ne kadar karmaşık olduğunu şöyle anlatıyor: "Her kare yelkene kumanda eden selviçe adedi 
sekiz olduğuna göre; bir direkten en az 40 selviçe halatı güverteye inip armadora çeliklerine 
sarılır. Geminin her üç direğinden aşağı inen selviçe halatının adedi 120 olup, bunların nerelere 
kumanda ettikleri ezbere bilinir." 

Bu yazımda seren (ya da kabasorta) armanın yalnızca ana öğelerini anlatmaya çalıştım. İşin içine 
iyice girdiğinizde, bunlara ek olarak ne kadar çok ayrıntı olduğunu görüyorsunuz. İnsan, 
özellikle çeşitli arma parçalarının bir birine bağlandığı yerlerdeki tornoların, boğataların, 
palangaların, çeliklerin, çemberlerin karmaşasını kavrayamıyor. Tevekkelli değil bir zamanlar 
armadorluk (Lat. armator = silahla donatan) diye bir meslek varmış; bayağı da itibarlı bir meslek 
imiş. 

Tam armalı yelkenli konusuna kazara merak saracak olanlarlar çıkarsa, onlara önereceğim en 
temel kaynak Süleyman Nutki'nin Istılahat­ı Bahriye (Denizcilik Terimleri) adlı eseridir (İstanbul: 
Matbaa­i bahriye, 1321). Ama ne yazık ki bu kitabın yeni yazıyla baskısı yok. Deniz müzesinin 
arşiv uzmanlarından Nurcan Bal çeviriyazımını yaptı ama, bu henüz yayınlanmadı. 

Yok, eğer bu kadar sıkıntı yeter diyorsanız, siz şimdi bu yazının bir fotokopisini çıkartıp bir 
köşeye saklayın. (Sakın dergiden kesmeye kalkmayın ha! Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap Yelken Dünyası nadide bir çiçek gibidir, 
kesilmez.) Gün olur, devran döner, Libertad yine gelir Galata rıhtımına palamar bağlar. O zaman 
çocuklarınızın elinden tutar, gider o güzel gemiyi gösterir, "kontra mizana abaşo gabya 
prasyası"nın ne olduğunu şekillere de baka baka anlatıverirsiniz.  Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
*
Mustafa PULTAR 3. Yazı
« Yanıtla #2 : Haziran 29, 2008, 15:03:15 »
Denizci Der De, Dediği Ne Demek (VII)
Orsapoca Bir Mektup

Mustafa Pultar

Sayin abilerim!

Evvelemirde hâl ü hatirinizi sorar, ellerinizden öperim. İnşallah iyisinizdir. Benim halimi sual edecek
olursaniz, Allaha şükür ben de iyiyim. Ama malûmunuz her türlü çapariz gelir bana borda eder. Son
günlerde baima öyle şeyler geldi ki, size bir ifademi vereyim ki malûm ola, fazla kafa ütülemeden.

Bilirsiniz, bizim gemi Belkis Tahinci 1600 tonluk bir şilep. Adini bizim patronun yengesi için koymularmiş.
Üç yildir ekmek teknemdi, gemici olarak çalışıyordum. Sizden iyi olmasinlar, süvarisi, ikincisi efendi
adamlardir, hürmette kusur etmem. Ama lostromo flamasizin biri, çevirdiği tolozlar tüm geminin
pasaparolasi olmuştur. Hiç sevmem herifi, hep alargada dururum. Geçenlerde durup dururken çağirdi.
"Ulan yine mi alabanda yiyeceiz" diye düşündüm. Meğerse Tahincilerin şirketinde işler poyraza çevirmiş.
"Mustafa oğlum, sana kötü bir haberim var" dedi, "işler kesatmış, tayfalara yol veriyoruz. Sana bir torpil
çekeyim dedim ama elimden birşey gelmedi. işte tazminatın! Eşyanı topla, filika sizleri rihtima atacak."
Oğlum mu, torpil çeker mi! Hadi ordan dalgiç herif, o kadar sene ketenpereye getirdin de, kapinin önüne
koyarken mi oğlun olduk?

Tayfaya yol vermeler yalniz Tahincilerde değil, zaten bir süredir hepimizi mayna edeceklerini duyuyorduk.
Üç beş parça eşyamı topladim, filikaya atlayip Kumkapi'da kiyiya çiktim. Ne kadar bekliyor olsam da olup
bitenden feleğim şaşmıtı. "Oğlum Mustafa" dedim kendime "toriği çalıştır, yoksa cebindeki paçarozlar
suyunu çeker, ya ırgatlik edersin ya da ahtapot olur kalirsın." Hava da hiç kafama göre değil, kasvetli bir
hava. Kapali, ama yağmıyor. Mendireğin ucuna doğru yürüdüm, bir babaya oturup ayaklarımı avara ettim.
Cebimden bir sipsi çikarip yaktım, aklımı açar belki diye, dumanını da rüzgâra üfürdüm. Sipsiyi öttür öttür,
dumanini üfür üfür bir yere varmıyor ki! Gelen giden girgir gemilerine, alargada demirli Belkis Tahinci'ye
baktikça daldim gittim. Gerçi bir takıntim yok, iskele babasi olmak gibi bir derdim de yok! Yine de işsiz ne
yaparim ben? Düşündükçe abliyi kaçırdım.

Abliyi kaçıran gemici ne yapar ki? Vapur olur tabii! Ben de hemen yelkenleyip vardim bizim Çaça
Mahmut'un yerine. Hem bir iki tek atar hem de bir iki lâf eder, durumu kurtaracak bir dümen bulurum diye.
Çaça Mahmut eski lostromolardandır. Bir gece Kumkapı'da kafayı bulup orsapoca giderken, tokaya çıkmış
bir bandirasiza bodoslamadan toslamiş. "Hop hop" falan demeye kalmadan herifçioğlu da biçağını fora edip
Çaça'nin façasını açmaz mı? O olaydan sonra bir süre önüne gelenle kontra gitti, sonunda da denizi bıraktı.
Şans bu ya, birgün kumarda paçarozlari gargiş edip de kazanınca şimdiki yerini açtı. Sanki Istanbul'un ne
kadar zifosu varsa hepsi Çaça Mahmut'un yerini açmasını bekliyor! Her tür kakanoz, soluğan, dizel motor,
armatör doluverdi oraya. Ondan dolayi tırakalı yerdir ama o bir kadar da lâkerda yerdir.

Çaça kendisi boş vermiş denizi, ama gönül boş vermez ki! Biz gemicilerin Marko Paşa'sıdır. Benim de
maruzatımı dinledi, sonra "Oğlum" dedi "aklın varsa, oturup havyar keseceğine git usta gemici sınavına gir.
Yarın öbürgün işler açılır, sen de iyi bir branda bulursun." Kakaval gibi görünse de, toriği çalışıyor aslinda
şu Çaça'nın. Gittim limana, her türlü kafa kagıdını, raporu, ıvır zıvırı topladım, sinava yazıldım.
 
Önce yazılıyı fora ettiler önüme. Birinci soru: babadalya neymiş? Hadi onu bildim, geçen yıl kereste
yüklemiştik de örenmişim. İkinci soru: babafingo neymiş? Fesübhan Allah! Üçüncüsü: kampana neymiş?
Ulan bu ne biçim sınav? Biz buraya usta gemici olmaya mi geldik, yoksa külhanbey ağzı öğrenmeye mi? Üç
beş soru daha, yarısını biliyorum, yarısını bilemiyorum. Her neyse, bişeyler yazıp verdim. Pek ümitli
değildim ama her nasılsa bir kefal tutup geçmişim. Sonra sözlüye aldılar. Bana da efendi bi zabit düştü.
Herifçioğlu çirozun teki. Çiroz olmasina çiroz ama istifi iyi, tam apiko bizim süvari gibi. Nisbî kerteriz mi,
fener karakteristiği mi nedir, bir sürü karin ağrısı soruyor? Baktim bu iş öyle olacak gibi değil, "sen nasıl bu
sınava girersin ulan!" diye sapartayı yiyeceğiz. Hemen "saol baba" deyip tornistan ettim, Çaça Mahmut'un
yerine doğru demir aldım.

Sanırsınız ki palamutu çekmişim, öylesine orsapoca gidiyorum. Aslında yok öyle bişey, kafam çakmiş
olmaktan bozuk! Sen kim, usta gemicilik kim? Boynundan büyük işlere kalkarsan ağzınıpoyraza açarsın işte
böyle!

Tam Çaça'nin yerine varırken baktım önümde bir vardakosta, yalpa attıra attıra pupa gidiyor. "Ulan
Mustafa" dedim kendime "birak usta gemiciliği falan. Şöyle bir gacoya uskumru oldun mu, köşeyi dönersin.
Bir daha sırtın yerine gelmez!" Aborda olup durum vaziyeti bir iskandil edeyim diye pergelleri açtım hemen,
suyuna takıldım. Derken köşede yandan çarkli bir akıntı çağanozu peyda oldu, birbirlerine palamarı
vermezler mi? Meğerse onunla buluşmaya gidiyormuş, az kalsin heriifin dalgasına taş atip yakamoz
oluyormuşuz. Hemen kavanço edip Çaça'nin yerine doğru yol verdim makinaya.

Ulan Mustafa! Usta gemicilik, uskumruluk senin neyine? Otur Çaçanin bir köşesinde, bocurgat yapip
palamutunu zikkimlan! Değil mi sayin abilerim!

İşte durum vaziyetler böyle! Durumu siz de çakallayasınız istedim ama denizci argosunun ucunu biraz fazla
laşka ettim galiba. Gerçi birçoğunu bilirsiniz zaten. Ama, ne olur ne olmaz diye öylesine ufaraktan bir
sözlük de ekleyeyim de, varsa kusurum, affola! Hepinize selâmlar eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin
gözlerinden öperim.

Ağzı poyraza açık, gemici Mustafa.
Çaça Mahmut'un yerinde demirde durur.


Abliyi kaçırmak = ne yapacağini şairmak; Ağzini poyraza açmak = beklediğini, umduğunu bulamamak;
Ahtapot = asalaklikla geçinen kişi; Alabanda = azarlama; Alargada (açik deniz) durmak = uzak durmak;
Akinti çağanozu = çarpik vücutlu kişi; Apiko = çok şık giyimli; Bandırasız = serseri; Bocurgat (düşey eksenli
zincir irgati) yapmak = burnunu karıştırmak Bodoslama = vücudun en ön tarafi; Borda etmek = yanaşmak;
Çaça (balik türü) = eski, usta gemici; Çiroz = siska kişi; Dalgasina taş atmak = sevgilisine asilmak; Dalgiç =
hirsiz; Dümen = dalavere; Façasini (boş su hatti ile dolu su hatti arasinda kalan bölüm) açmak = yaralamak;
Feleği (omurga altina konan kizak kalasi) şamak = büyük darbe yemek; Flamasiz = kendinden her türlü şey
beklenebilen kişi; Fora etmek = çikarmak; Gargi (başaşağı) etmek = tüm parasini ortaya koymak; Havyar
kesmek = boş oturmak; skandil etmek = ağzini aramak; iskele babasi = çocuklarina bakmayan baba; İstif =
kilik; Kakanoz (kekamoz) = çirkin kadin; Kefal tutmak = sinavda beklemediği not almak; Kakaval (mauna
siğili) = aptal, budala; Ketenpere = düzen, dolap; Kontra gitmek = ters davranilarda bulunmak; Lâkerda =
çok güzel şey; Orsapoca = sarhoş yürüyüşü; Paçaroz (çapariz) = kağıt para; Palamar vermek = yanaşmak;
Palamut = esrarli sigara; Pasaparola = dedikodu; Pergelleri açmak = hizli yürümek; Poyraza çevirmek =
kötüye gitmek; Pupa gitmek = dosdoğru gitmek; Saparta (tek bordadan top ateşi) = paylama; Sipsi (gemici
düdüğü) = sigara; Tıraka (yükü saptirmak için selviçe) = korku; Toka (bandira basmak) = gece hırsızlığı;
Toloz (tonoz) = dalavere; Torpil = kayirma; Torik = akıl; Uskumru = jigolo; Vapur = sarhoş; Vardakosta (sahil
güvenlik gemisi) = iri yapili, alimli kadin; Yakamoz olmak = yakayi ele vermek; Yandan çarkli = bir omzu
düşük yürüyen; Yelkenlemek = aceleyle koşarak gitmek; Zifos (kuntra çubuğu) = aşağılık kişi.

Not: Meraklisi, buraya yakışmaz diye koymadığım bazı açiklamaları, Ali Püsküllüolu'nun Türkçenin Argo
Sözlüğü'nde (Istanbul: Özgür Yayinlari, 1996) bulabilir.
« Son Düzenleme: Haziran 29, 2008, 15:31:42 Gönderen: Cem Gür »
*

    Çevrimdışı Bülent Güngör

  • * Gezgin Korsan
  • 630
    • Yaşadığı Şehir
  • Foça
    • Sosyal Ağ Hesapları
Ynt: Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« Yanıtla #3 : Mart 22, 2010, 21:43:15 »
Merak ettiğim şeyleri google'da aratıyorum cevaplarım nedense hep grubumuzdan çıkıyor. Camadan donanımı için "kalçete"yi aratmıştım. Camadan ipi dedim olmadı, halatı dedim olmadı, en sonunda buldum. Kalçete, camadana vurulmakta olan yelkeni bumbaya bağlamak için kullandığımız ipler. Çok teşekkür ederim.
*
Ynt: Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« Yanıtla #4 : Mart 22, 2010, 22:02:15 »
Cem abi,akşam akşam ağzımızın suları aktı yine,abliyi kaçırdık Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
S/Y AYNA  SETUR YALOVA MARİNA
*
Ynt: Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« Yanıtla #5 : Mart 22, 2010, 22:59:33 »
iste bu yuzden aylardir yillardir foruma girmiyorum, girince bi daliyorum, is guc kaliyo, sonra yetistir yetistirebilirsen Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap neyse bu aksam arayi kapatiim de yarin calisiriz artik Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
*
Ynt: Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« Yanıtla #6 : Mart 25, 2010, 14:27:03 »
Mustafa Pultar Gerçektende çok değerli bir hocamız ve bir o kadarda iyi bir yelkenci şu an kullandığım yelkenliyi ondan aldım tasarımını kendisi yapmış firmanın ilk müşterisiymiş orjinal çizimlerini saklıyorum ve gördükçe ne kadar bilgili olduğunu anlıyorum
S/Y Diver - DİDİM
*
Ynt: Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« Yanıtla #7 : Aralık 07, 2012, 22:47:09 »
YENİDEN OKUMAK İSTEMEZ MİSİNİZ? BELKİ İLGİNİZİ ÇEKER Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
*

    Çevrimdışı Mikail Dağlar

  • * Gezgin Korsan
  • 1.907
    • Yaşadığı Şehir
  • İzmir
    • Sosyal Ağ Hesapları
Ynt: Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« Yanıtla #8 : Aralık 07, 2012, 23:14:10 »
Cem korsanım paylaşım için teşekkürler.
Çilingoz'un Portuc'unu dergideki yazılardan hatırlıyorum..  Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
Hüznümü denize mayaladım,
Yakamoza kesti dünya...
*
Ynt: Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« Yanıtla #9 : Aralık 06, 2018, 23:48:25 »
Mustafa Pultar Hocanın önünde saygı ile hürmet ile eğiliyorum
Alıntılanmış olan yazısı muhteşem ...
« Son Düzenleme: Aralık 06, 2018, 23:49:45 Gönderen: Oktay Eryılmaz »
Yesterday is gone tomarrow has not yet come , we have only today
Let us begin ...
*
Ynt: Mustafa PULTAR'ı tanır mısınız?
« Yanıtla #10 : Aralık 06, 2018, 23:52:54 »
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
Merak ettiğim şeyleri google'da aratıyorum cevaplarım nedense hep grubumuzdan çıkıyor. Camadan donanımı için "kalçete"yi aratmıştım. Camadan ipi dedim olmadı, halatı dedim olmadı, en sonunda buldum. Kalçete, camadana vurulmakta olan yelkeni bumbaya bağlamak için kullandığımız ipler. Çok teşekkür ederim.


2010 tarihli BÜLENT GÜNGÖR ün tespiti hala geçerli....


Merak ettiğim şeyleri google'da aratıyorum cevaplarım nedense hep grubumuzdan çıkıyor
« Son Düzenleme: Aralık 06, 2018, 23:54:12 Gönderen: Oktay Eryılmaz »
Yesterday is gone tomarrow has not yet come , we have only today
Let us begin ...