Gezgin Korsan
Korsan Kıraathanesi => Güverte Sohbetleri => Deniz ve Denizcilik Kültürü => Konuyu başlatan: Hakan Tiryaki - Ağustos 18, 2012, 01:38:14
-
Deniz kültürü başlığından sıyırmak istedim mürekkebi deniz olan öyküleri.
Kendi arşivimden bir alıntıyla başlattım; Pruvada iki parlak ışık...
Devamına erdirmem ve de keyif almanız dileğiyle.
Saygıyla!
Pruvada iki parlak ışık - I
Son birbuçuk saattir pruvamda iki parlak ışık. Göz kırpmamacasına parlıyor. İskele orada olmalı, tam iki parlak ışığın olduğu yerde. Başka da ışık yok koskoca karanlık ufukta. Saatler sonra beliren iki parlak ışık ve tükenmek bilmeyen rüzgar...
Bazen reddeder insanoğlu işaretleri okumayı. Ama bilinçli, ama bilinçsiz, bodoslama dalar denizin karşı konulmaz çağrısına. Çağırmasın insanı deniz. Nerede, ne yaparsan yap, bir an evel ulaşmaktan başka bir şey gelmez insanın aklına. O andan itibaren tüm eylemler bir an evel ona ulaşmak adınadır. Sirenlerin şarkısı her nerede olursa olsun gelir, bulur seni. O andan itibaren artık yapacak bir şey yoktur...
Önceki gün ufku bakır rengine boyarken ilk işareti vermişti oysaki gökyüzü. Evimin penceresinde, çatıların arasından izlerken günün soluşunu güzelliği karşısında aklımı başımdan almış olmalıydı. Sabaha kadar defalarca kalktım yatağımdan. Volta attım durdum odalar arasında. İzafiyet teorisi vücut bulmuştu gecede, zaman akmaz olmuştu.
Sabaha karşı deniz beyazken daha çözüldü palamar. Kıçından kıçından itilen minik bot hiç de şikayetçi olmadan hareketlendi. Mermer misali sular üzerinde hepi topu on beygirlik motor dahi coştu adeta. Tüm evren onun sesiyle doluydu ne de olsa. Bu kadar yakın mıydı Heybeliada? İyi de hangi ara geldim ben Ahırkapı mendireğine? Alacakaranlıkta daha bir görkemliydi Haydarpaşa. Güneş hala başlamamıştı mesaisine. Kadıköy'de günün ilk seferini bekliyor iki yorgun vapur, ışıklar içinde.
Sait Faik'i andık Hayırsız'da hep birlikte; minik bot, martılar, bir kaç sakar meke ve ben. Biraz ileride ağır ağır ilerliyordu Medar-ı Maişet Motoru güvertesinde yorgun tayfasıyla. Topal martı daha başlamamıştı güne.
Neandros'un tam tepesinde dikilmiş kararsızca bakıyordum gün öğleye ulaşırken. Bir tarafta kıyılarını sarı-gri bir pus kaplamış, kocamış Şehr-i İstanbul, diğer tarafta uçsuz bucaksızmış gibi görünen mütevazı Marmara...
Yıllardır dolamıştım dilime; Sarayburnu'nu dönünce dünyanın tüm denizleri uzanır önünde. Oturmuş sarp bir kayanın üzerine tam da bunu düşünür buldum kendimi. Dünyanın tüm denizlerine giden yol tam da önümde. Tek sorun hayallerime taşıyacak botun Alain Bombard'ın çılgın L'Hérétique'inden bile küçük olmasıydı. Önünde saygıyla eğildiğim yarım düzine denizci hızlıca akarken bir tanesinde takıldı kaldı zihnim... William Willis!
Bombard ve Willis ikilisi doping etkisi yapmış olmalıydı gerçekliği sıkça yitirme eğiliminde olan zihnime. Botun çantasında üç litre su, iki paket Eti Burçak, iki paket sigara ve beş litre yedek benzin ama derler ya eşeğin aklına karpuz kabuğu düşmesin bir kere...
Önce İstanbul, sonra tüm Prenses Adaları ve Neandros... sırayla kaybolmaya başladılar ardımızda. Deniz hala dost görünüyordu. Tatlı bir poyraz kıçıkırık motorla bir olmuş iteklemeye devam ediyorlardı minik botu. Dalgalar nazikçe geçiyordu altımızdan.
Gazı kestim usulca. Kendi dalgasından kaçmaya çalışıyordu minik bot. Marmara'nın ortasında bir yerde Pasifik'in ortasında yelkenini diken Willis geldi bir kez daha gözümün önüne. Mırıldanıyordu bir yandan:
"Clouds and winds and oceans
I chose my fate to be...
Whom the sea has taken
Never shall be free."
Ne eksik, ne fazla; tam da buydu o an hissettiğim. Kırçıl denizin ortasında, onunla sarılmış bir halde ve o ne isterse onu yapmaktan başka seçeneğim olmaksızın... Tek yapabileceğin ona bırakmaktı kendimi, ona karşı değil, onunla birlikre hareket eden mütevazı bir İnka salı gibi.
Güneş ufka doğru alçalmaya başlarken önce Boğaz'dan kopup gelen bir karabulut sinsilesi göründü uzaklarda. Deniz ve dalgaların aksine pek de dostça görünmüyordu doğrusu. Bir sigara sonra dönüp ardıma batığımda gözlerime inanamadım... adeta kötü bir tansıktı bu. Nasıl bu kadar çabuk gelmişti tepemize?
-
Her sabah olduğu gibi erkenden kalkıp kumsaldaki yerini almıştı. Daha kahvaltı hazır olana dek yüzecek, yengeçlerle oynaşacak, tedirgin ve meraklı gözlerle vatoz arayacaktı sığ sularda. Ta ki gözü biraz ileride kıyıya yakın, kayaların üzerinde inip çıkan bota takılana kadar...
Yarım saattir izliyordu ama hala gelen giden yoktu bota. Ne de yakınlarda birileri görünüyordu. Heyecanlı ve temkinliydi. Yerinde duramıyordu. Bir yandan da emin olamıyor, ihtimal veremiyordu. Biraz daha yakınına gitti, oturup izlemeye koyuldu tekrar.
Birazdan kahvaltıya çağıracaklardı. Daha fazla dayanamadı, kayalıkta onu bekleyen bota yöneldi.
Hala kimseler yoktu çevrede. Önce şöyle bir baktı içine. Deposu üzerinde ve bağlı, kürekleri yerlerinde ve sabitti. Motorun üzerinde, emniyet anahtarının olması gereken yerde ince bir halat dolanmıştı. Bunun dışında gayet yeni ve temiz görünüyordu. Bot pruvası açık denize doğru bir kayanın üzerine oturmuş, dalgalarla birlikte hafif hafif sallanıyordu. Sigara izmaritleri vardı botun içinde. Bir de yarım, katlanmış bir bisküvi paketi. İki de boş su şişesi.
Son bir kez çevresini kolaçan ettikten sonra önce oturduğu kayanın üzerinden yavaşça kurtardı. Tek hamlede üzerine çıktı, küreklere asılarak usul usul ilerledi biraz açığa doğru. Bir yandan da hala çevresini yokluyor, botun sahibi ya da onu gören birileri olup olmadığından emin olmak istiyordu. Neredeyse bir saat beklemişti, ne gelen, vardı ne giden.
Her nasılsa bir bot bulmuştu, hem de kıçında motoruyla. Ondört yaşında bir çocuk için daha değerli ne verebilirdi deniz...
Ganimetiyle birlikte sahile geldi. Dikkatlice botu kuma çekti. Bir kez daha çevresine bakındı, hala kimseler görünmüyordu. Oturma tahtasının altındaki fermuarlı çantaya takıldı gözü. Bir kap içinde fener, çakmak ve sigara, ehliyet, cep telefonu ve bir sertifika... dalış sertifikası. Botunu kaybeden salağın ehliyetindeki fotoğrafına bakarak gülümsedi. Hepsini tekrar yerlerine koydu, kabı kapattı. Aynı salağın parmak arası terlikleri takıldı ayağına, onu da diğerleriyle birlikte çantada bulduğu bir poşete koyarken bir kez daha çevresini kolaçan etti. Birden irkildi. Kardeşi uzaktan onu izliyordu. Hemen kürekleri ve bomboş depoyu söktü, poşeti de yanına alarak bottan indi.
Önce çöp konteynerine yöneldi. Poşeti attığı anda tuhaf bir hafiflik hissetti. Bu sabah deniz Ona hayatının hediyesini vermişti ve geriye sadece evdekilere ganimetinin müjdesini vermek kalmıştı.
-
Korkuyor muyum? Zamanın, mekanın ötesinde, zifiri karanlıkta, 4-5 metrelik dalgaların koynunda sürüklenirken... Kaç saat olmuştu? Neredeyim? Güney Marmara kıyılarına mı sürükleniyorum, Çanakkale Boğazı'na mı? Korkuyor muyum?
Nasıl aptalca bir soru bu? Aslında hiç bu kadar korkmuş muydum diye düzeltmek lazım. Hani ne zaman konusu geçse, "göt kadar Marmara, bir yerinden çıkarsın mutlaka" derdim ya... Al sana işte, göt kadar Marmara'nın bir yerlerinde şamandıra gibi batıp çıkıyorum şimdi.
---
İşaretler... hadi hepsini görmezden gelir de, neredeyse gözüne sokarcasına gelen o kara bulutları, gittikçe azgınlaşan dalgaları görüp nasıl devam eder insan hala yola? De ki etti, dört beş metrelik dalgaların arasında minicik botla daha ne bok yemeye oynaşmaya kalkarsın bir de üzerine.
En tatsız tarafı da ayın aylık izninde olması galiba. O uğursuz bulutlarla hava kararı beri kaç saat geçmişti kim bilir? İzafiyet teorisi iş başındaydı tam da burada, fırtınanın ve Marmara'nın ortasında.
İri damlalarla başlayan, sonra doluya dönen yağmur durmuştu ama rüzgar hala acımasızdı. Rüzgarla birlikte o göt kadar Marmara kendinden beklenmeyecek kadar deniz kaldırmıştı yine. Minik bot artık yol almıyor, yokuş çıkıyor, yokuş iniyordu mütemadiyen. Sıra sıra, üst üste ama durmamacasına geliyordu dalgalar. Ayvazovsky'nin tuvaline hapsolmuştuk adeta...
Derken iki parlak ışık belirdi pruvamda. Kısa bir süre sonra göz kırpmamacasına parlamaya başladı. Willis geldi bir kez daha aklıma... denizde kaybetmemem gereken tek şey hala yerli yerindeydi; umut! Şerefine yaktım bir sigara daha.
---
Galiba artık korkmuyorum. Üşüyorum, hipotermia kapıya dayandı gibi. Susuzluk daha şimdiden dayanılmaz bir hal aldı. Ufuk yok, ufukta bir ışık, bir yaşam belirtisi yok ama gel gör, artık korkmuyorum. Korkmaktan da sıkıldım galiba. Zaten bir sıkılmaktan sıkılmadım galiba bu hayatta.
Hayta piçlerinden hangisi bu ey eli yabalı haydut; Boreas mı, Notos mu? Bir de şu kara bulutlar kaplamasaydı gökyüzünü keyifli bile olabilirdi zifiri karanlıkta uzanmış, üzerinde delik deşik bir yorgan... bir de ne tarafa sürüklendiğimi bilirdim en azından.
Beni üzerinden atan minik azgın küheylanım, nerelerdesin? Ne zaman dümeni bıraksam iskele alabanda yaparsın, nasıl oldu da bu kez beni üzerinden attığın gibi yoluna devam ettin sen? Hem de kalan bir şişe suyumla!
---
Gerçekten de öyle ani oldu ki, minik bot bile anlamadı ne olup bittiğini. Ne olduysa o iki parlak ışık yüzünden oldu. O iki parlak ışık kara demekti, su ve yemek demekti ya, gözüm döndü adeta. Bir an evvel ulaşmalıydım oraya. Bir süredir yavaş yavaş yol almaya çalışan motora verdim gazı, homurdandı ama ileri atılıverdi. Ya da en azından ben öyle sandım.
Kara sandığım iki ışık yakınımdan geçip gideli her halde bir iki saat olmuştu. Aklımdan bile geçmemişti o iki ışığın bir gemi olabileceği. Botumu da alıp götürmüştü benden o iki parlak ışık. Bir iki saat önce botun kıçında oturmuş su ve yemek hayali kurarken şimdi küpem, saç lastiğim, Swahili işi kolyem ve mayomla sürükleniyordum karanlık sularda.
-
Hakan korsanım,kurgu mu yoksa gerçek mi bu öykünüz? Hangisi olursa olsun fazla merakta bırakmayın korsanları...
Daha botun üzerinde kalamazken kontiki gibi sallarla ile açık denizlerde ne yaparız biz?
Şaka bir tarafa gerçekten de el yapımı bir salla istanbul dan egeye kaçası geliyor insanın...
Zamanla belki bu expedisyon da mümkün olur...
Devam...
-
Hangi Ege Kadir korsanım, hele bir yapsam şu salı, nereden çıkacağım bir tek Poseidon bilir :P
Gerçek mi, kurgu mu kısmına gelince; fark eder mi 8)
Gerçek ya da kurgudan ziyade bir harman... geride kalan yılların bir harmanı :)
-
salı ve lafı dolandırma da hikayenin devamını yazıver Hakan korsan :)
-
Yavaşça doğruldu başaltı kamarasındaki minik yatağında. Eğilerek çıkıp küpeşteden aşağı işedi önce. Diğer küpeşteden eğilip bir avuç su çarptı yüzüne. Livarın içinden bir poşet çıkardı, bir parça böldü poşetin içindeki ekmekten. Poşetin yanındaki küçük bidonu çıkartıp kıç tarafa oturdu. Ekmeği bir kaç lokmada yuttuktan sonra okkalı bir yudum aldı şaraptan. Kısık gözlerle ufka doğru şöyle bir baktıktan sonra pancar motorunun başına geçti, asıldı ipe. Bir kaç pat pattan sonra ritmini buldu motor. Hızlıca koyverdi tonoz halatını, Marmara Adasına doğru yol verdi tekneye.
Deniz daha uyanmamıştı. Güneş Ereğli'nin ardından ilk ışıklarını göndermeye başlamıştı. Issız bir evrende tek başına ilerliyordu Agani kadim dostu teknesiyle. Daha sığlık geride kalırken aceleyle geldi, yerini aldı Kısmet. Geldiği gibi de başladı gevezelik etmeye.
Dokuz yıl önce öğle namazından sonra toprağa vermişti ellibeş yıllık karısını. Aceleyle sahile gelip palamarı çözerken ilk kez gelip kamaranın üzerine konduğunda hiç düşünmeden "Hoşgeldin Kısmet!" demişti ona. Arada bir havalanıp şöyle bir çevreyi kolaçan ediyor, bir kaç dakika sonra dönüp yerine konuyordu tekrar. O gün destansı uskumru akınından ziyadesiyle faydalanan Kısmet tayfası oldu çıktı minik teknenin.
Yekeyi sabitledikten sonra paraketenin başına geçti. Dörtyüzyetmiş iğneli kalkan paraketesini akşamdan hazırlamıştı. Son kez gözden geçirdi. Tekrar dümene geçip doğudaki caminin minaresi ve batıdaki tepenin üzerindeki höyükten kerterizini aldı. Gün Ereğli'nin alçak tepeleri ardından yükselmeye başlamak üzereydi.
Rölantiye aldı tekneyi. Ağır ağır sermeye başladı paraketeyi. Neredeyse beşyüz metre sonra ikinci ayaktaşını da salıverdikten sonra bidonunu alıp yekenin başına geçti. Kallavi bir yudumdan sonra Şarköy'e doğru yarım yol başladı ilermeye.
Güneş yükselmiş, hala aç olan Kısmet huysuzlanmaya başlamıştı. İyi bir tayfaydı ama, ne de olsa bir kargaydı, söz konusu deniz olduğunda kötü bir avcıydı. En fazla açık bulduğunda livardan bir şeyler tırtıklayabiliyordu. Livara uzanıp torbadan bir parça ekmek koparıp Kısmet'e uzattı. Birazdan tekrar havalandı Kısmet. Marmara Adası'na doğru uçmaya başladı. Bir kaç yüz metre ilerde önce genişçe bir tur attı denizin üzerinde. Sonra bir tur daha. Döndü tekneye geldi, konmadan tekrar aynı yere gitti.
Bir yandan şarabımı yudumlarken bir yandan da Kısmet'i izlemeye başladı. Kısmet dördüncü kez teknenin üzerinden dönüp gittiğinde denizin üzerine kondu. Önce kararsız kaldıysa da merak ağır bastı, iskeleye bastı yekeyi, döndü Kısmet'e doğru ilerlemeye başladı.
Yaklaştıkça suyun yüzeyinde bir karartı iyiden iyiye seçilmeye başladı. Başaltından gelberiyi aldı, küpeştenin üzerine uzattı. Kısmet yüzen her neyse üzerine tünemiş didikliyordu. Belli ki irice bir leşti bu. Yaklaşmaya devam etti.
En az dört-beş gündür suda kalmış olmalı diye düşündü. Yüzükoyun bir beden, güneşten kavrulmuş, şişmiş ve yer yer didiklenmiş... Anlaşılan Kısmet'ten önce martılar da farketmişlerdi onu.
Dağalmaması için bir parça balıkağı kesti. Cesedi ağa dolayıp yavaçşa döndürdü. Uzun saçları hala suda dalgalnıyordu. Gözleri olması gereken yerde yoktu. Boynundaki kolye kopmamış, şişen bedenin neredeyse içinde kalmıştı. Aynı şekilde beli ve baldırları şortundan pörtlemiş, göğsünün çevresi martılar tarafından didiklenmişti. Balıkağına bağladığı halatın ucunu dümen yekesinden geçirip yedeğe aldı. Yekenin yanına oturdu, bir sigara sardı. Şarabından üst üste bir kaç yudum birden aldı. Ne kadar istemiyorsa da dayanamıyor dönüp dönüp bakıyor, şişmiş bedenden gözünü alamıyordu.
Sigarasından bir yudum daha aldıktan sonra pruvayı Tekirdağ'a çevirip yavaş yavaş ilerlemeye başladı.
Sayısız soru geldi geçti zihninden. Kimdi? Kimler nerelerde arıyordu onu? Çoluğu çocuğu var mıydı? Sorular bir birini izledi. Bidondaki şarap tükendi. Güneş tepedeyken vardı Tekirdağ limanına.
Bir saat sonra zorlukla denizden çıkarttıkları patlayacakmışçasına şişmiş beden limanın zemininde uzanmış, savcıyı ve otopsi yapacak hekimi bekliyordu.
Bir saat daha geçtiğinde muamele tamamlandı: 40 yaşlarında, uzun saçlı, erkek. Sünnetli. Kıçında bir şort, boynunda bir kolye.
Ölüm sebebi: Boğulma.
-
Usul usul yağan yağmurun sesi parmak uçlarında süzülüyor odanın içerisine. Sedefadası'nın ışıkları belli belirsiz. Bir martı sabahın dördünde, bir şeylere kızgın. İki kedi gözdağı vermekte birbirine. Aysız, karanlık gece gizliyor denizi, Sedefadası sonsuzluğun ortasında bir soluk ışık demeti...
"una musica como los mares nocturnos"
Böyle geceler düşlere gebedir. Düş gücüyle dolar boşluklar. Gözlerini kapat, göreceksin, ileride Prota'nın ardında Argo, elli yiğit kürekçisiyle. Bir kaç saat sonra, gün ağardığında bir kumru salacaklar Bosphorus'a doğru.
Darius'un triremi tam ortasında filonun. Mandrokal heyecanla anlatıyor Darius’a, iki kıta arasına ilk kez kuracağı köprüyü. Birazdan Asya ve Avrupa ilk kez bağlanacak birbirine, ilk kez yürüyerek geçecek insanoğlu bir kıtadan diğerine.
Sedefadası'nın ardı yangın yeri. Kaptanlar çoktan arazi. Baskın haberini alan kaçtı, kalanlar panik halde kurtarabildiklerini yüklüyor küçük kayıklara, Maltepe'ye yetiştirebilmek umuduyla. Gün ağarırken ondört gemi sular altında, Sedefadası'nın yanı başında...
"una musica como los mares nocturnos,
como los barchos hundidos,
una musica como los noches maritimas
me llama, me llama sin parar."
Bir pancar motoru yırtıyor sessizliği. Hasan reis sabahın beşinde umuda yol vermiş ağır ağır ilerliyor. Akşam fazla kaçırdığı rakının mahmurluğu hala üzerinde. Yüzüne vuran sabah ayazıyla ayılıyor yavaş yavaş.
Kabakçı Hasan kaptan abdestini alıp namaza duracak birazdan. Karısını uyandırmadan usulca hazırlanıp çıkacak Selamsız'daki evinden, yokuştan aşağı inerken günün ilk sigarasını tüttürecek. Tunusbağı'ndan Numune'ye doğru yürürken Karacaahmet'i görmezden gelecek. Saatler tam da 05:45'i gösterdiğinde Kadıköy İskelesi'nde istirahat eden Anadolu Kavağı vapuruna bir kez daha hayranlıkla bakacak. 06:00'da kafasını uzatıp pencereden, sirenini çalıp “vira bismillah!” diyecek ve Haydarpaşa'ya doğru süzülecek çelik kuğusuyla ağır ağır.
Bir başka Hasan Hasırcıbaşı'ndaki evinden çıkmadan önce çaydanlıkta ısıttığı suyla saçlarını yıkayacak, hızlıca çayını içecek ve bir kaç dakika uyuyan oğlunu izleyecek. Evin kapısından çıkarken üçüncü sigarasını yakacak. Kuşdili caddesi boyunca dalgın dalgın yürürken mesaiden sonra gireceği sınavı düşünecek. Erken başladığı yaşamda geç kaldığı "kariyer" kaygıları, gelecek endişeleri, annesi, karısı... yol boyunca düşünecek, düşünecek. Ta ki Haydarpaşa İskelesi'ne yaklaşan Kabakçı'nın sirenini duyana kadar. Kavanoz halatları verecek, o kapıları açacak ve İstanbul devinmeye başlayacak. Son yolcu da salonu terkettiğinde kapatıp kapıları, düdüğünü çalacak. Gün boyunca, defalarca kapıları açacak, kapıları kapatacak ve düdüğünü çalacak...
"Yüreğim sızladığı zaman
Gece yarılarından sonra, şafaktan önce
Bilmediğim bir istasyondan, bilmediğim bir müzik geliyor kulağıma:
Uzak
vahşi
Karanlık...
Gece denizleri gibi bir müzik,
Batık gemilerli gece denizleri gibi bir müzik,
Çağırıyor, çağırıyor beni durmadan
Ve belki de işte o zaman başlıyor sızlamaya yüreğim." (Hasan Hüseyin, Yüreğim sızladığı zaman)
Paytak Eyüp Reis’in tıraş günü. Perşembe ve Pazartesi sabahları önce soğuk suyla tıraş olur, her sabah olduğu gibi sancak kıç omuzluktan keyifle denize işer. Hafif yaylanıp esnedikten sonra güvertede tayfalarıyla beyaz peynir, bayat ekmek ve zeytinden oluşan kahvaltısını eder. Keyif çayından aldığı ilk yudum ve günün ilk sigarasıyla hafif başı dönerken, “haydi” der. Birkaç dakika sonra dizellerin kükreyişi, martıların çığlıkları eşliğinde ayrılır filo Hayırsız’dan…
Kapat gözlerini, izle. Zaman durur böyle gecelerde. Evren oyun alanındır. Bırak kendini denize. Dolsun zihnine, dolaşsın damarlarında. Ta ki otomobil sesleri gecenin büyüsünü bozana, belediye otobüsleri esaret seferlerine başlayana kadar…
-
eh neredeyse bir yıl olacakmış yazmayalı :)
kalemine sağlık yine nefis olmuş...
-
Güzeeeel ... Hem de çok güzel. :-*
-
:-*
Hakan Korsanim tek simgeyle(kelimeyle) 1w5ey8
devamini bekliyorum...
-
teşekkürler efenim... :-[
Daha önce deniz kültürü başlığında paylaştığım bir deniz ressamı vardı, Mustafa Sekban, diyordu ki "bu şehir insanı ressam da yapar, şair de"... :)
-
Son iki saattir aynı arya asılı kaldı havada. Cenoa toplanalı bir, motor susalı iki saat oldu. Seyir fenerleri dışında tek yaşam belirtisi Callas-Gedda ikilisinin anı ölümsüz kılmayı başaran birlikteliği. Bir kez daha kulakları çınlasın Einstein'ın; en zor yoldan keşfetmiş izafiyet teorisini fukara...
Dolce notte! Quante stelle!
Aysız gece sarıyor tüm varoluşu, yıldızlar sonsuz...
Guarda: dorme ogni cosa...
Dört bir yanımda devinimsiz uzanan evreni izliyorum. Yıllar önce izlediğim Madame Butterfly'ın sahneleri, Callas ve Nicolai Gedda ile yeniden vücut buluyor adeta.
Karanlığı bozmaya içim el vermiyor, el yordamıyla bulup açıyorum şarabı. İşte şimdi gayet sırıtarak Mefistoteles'in yüzüne; "geçme, dur!" diyebilirim zamana.
İtiraf etmeliyim ki çoğu zaman hoşlanmam denizde müzik dinlemekten. Denizin, rüzgarın ve teknenin oluşturduğu armoni zaten doyumsuzdur. Ama bazı anlar vardır ki, bildiğiniz müzik değildir söz konusu olan; gecenin bir parçasıdır o da, yıldızlar gibi, bordayı gıdıklayan suların ninnisi ya da denizin kokusu gibi. Ayıramazsınız.
1903 kaydı "E lucevan stelle" Madame Butterfly'ın yerini alıyor. Tam da Caruso'nun soluğunun kesildiği yerde: "tanto la vita!"... öyle çok seviyorum ki yaşamı!
Humbolt akıntısına salıvermiş ekvatora doğru sürüklenirken hayal ediyorum kendimi. Flint adasına da uğramalı mı? Raroia resifinin girişi ne taraftaydı? Vardığımda Napuka'nın nüfusu 258 kişi olacak...
Saatler ilerliyor olsa gerek. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Damarlarım esir ettiğim şarap iyiden iyiye etkisini göstermeye başlıyor. Neredeyim? Saat kaç? Hiç bir fikrim yok. Marmara'dayım ya, oh... korkacak bir şey yok. Gemi yolundan uzak dur yeter. Nasıl da arayacağım bu küçük ama görkemli denizi. Öfkesi boyundan büyük, şefkati ana koynunu aratmayan bu eşsiz denizi...
Direğin dibine kıvrılıp kendimi bir kez daha Ona emanet ediyorum. Marmara'nın koynunda, üzerimde simsiyah ama delikdeşik bir pike, sayısız yay burcu buluyorum uykuya dalmadan hemen önce...
Ne kadar uyudum bilmiyorum. Gözümü açtığımda ya hala Callas çalıyordu ya da bilinçaltıma işlemişti:
"Quel grido e quella morte!"
Sancak baş omuzlukta İmralı, hafif puslu. Neredeyse yerimizde saymışız bütün bir gece. Yaşlı dizel başlıyor homurdanmaya, kocakarınlı kızım nazlanarak başlıyor yol almaya. Güneşe doğru ağır ağır yol alıyorum. Artık son olmasını diliyorum; geri dönmek üzere çıkılan son yolculuk olmasını.
-
En sansli deniz Marmara bu gece; karadeniz esiyor, ege esiyor, akdeniz de...
Bir kahve, yildizlar ve de yengec
Dokulesi gelir kelimeler agizdan ergec...
-
Uzun zaman önce öykü okumayı bırakmıştım. Bu öykü yeniden uyandırdı, kendime getirdi beni... Damağımda rakının sert ve anasonlu aromasına benzer bir tatla devamını beklemeye durdum.
Eeee...
de
Hadiii...
-
Tek rakibim Hakan Tiryaki...
-
Haşa :) Olsa olsa hoş bir iltifat olabilir :)
-
İkinizde muhteşemsiniz..
Dalaşmayın..Alçak gönüllülük hiç yapmayın.
Yıllar sonra yeniden GeKo dan eskilere benzer bir tad alıyorsam sizin gibi üç beş yeni arkadaşın yüzündendir. Eksik olmayın..
-
Ben bu sabah keyifle uyandım. Tekne arama/bulma/vazgeçme/arama/bulma diyalektiği devam edip bir türlü "alma" sentezine ulaşmaya çabalarken, bitirmem gereken teze bari üç beş sayfa daha yazayım dedim. Sabah kahvesiyle beraber Ge-Ko da hele iki tur döneyim deyip bu öyküleri okudum.
Ne tez kaldı anasını satayım ne başka bir şey. Kerahet vakti gelse de rakıya vursam.
-
Deprem olurcasına titremiyor Yengeç, artık güneyden bindiriyor olmalı hava. Yoksa tir tir titriyor olmalıydık. Kıç halatların da gıcırtısı doğruluyor, özellikle sancak halat inliyor adeta. Kışlık tentenin pat patları iyice arttı. Çarmıhlar ara ara katılıyor koroya. Görünmeyen bir maestro salladıkça sopasını sırası gelen katılıyor. Maestronun gözdesi kışlık tente. Dört tarafındaki pencerelerden çakan şimşeklerin ışığıyla aydınlanan küçük kilisenin ortasında kemanını çalan Pagani'ni geliyor gözümün önüne. Maestro çeviriyor sopasını iskeleye, yeni bir gıcırtı ekleniyor senfoniye. Yandaki motoryatla aramızdaki usturmaça görev aşkıyla inliyor. Derken gözlerim kapanmaya başlıyor.
Bir şeyler devrilmiş olmalı, uyanıyorum. Senfoniyi dinliyorum; kıç halatları, sancak usturmaçalar, tente üzerinde düşen yağmur damlalarının tıpırtıları... sorun yok, hepsi bildik sesler. Uykuya devam.
Gürültüyle fırlıyorum yataktan. Anında havuzluktayım, kaynağını arıyorum sesin. Bir şeyler devrilmiş olmalı, kurcata lambalarını açıyorum ki benim evlatlık direğin dibindeki minderinden doğru bana bakıyor. Öyle sakin görünüyor ki, rüya gördüğümü düşünüyorum. Tenteyi kontrol edip, tekrar içeri geçiyorum.
Marina içinde soluganlar başlamış, kıç halatları acı çekiyor adeta. Daha bir keyifle dalıyorum uykuya. Rüyamda bilmediğim bir denizdeyim. Hafif dalgalı bir deniz. Tatlı bir esinti, derken hızla sular çekiliyor, Yengeç bordasının üzerinde kalakalıyor. Yerlileri görüyorum uzakta, denizn içinde yosun tarlalarında çalışıyorlar. Paje kumsalındayım, Yengeçim ve ben. Bir de müzik sesi, nereden geldiği belli olmayan: "Jambo, Jambo Bwana!" Derken bembeyaz kumların üzerinde sallanmaya başlıyor Yengeç. Oysa deniz çok, ama çok uzakta. Sallandıkça sallanıyor. Hassiktir! diyerek uyanıyorum. Fırlıyorum yataktan, iki adımda havuzluktayım tekrar.
Tüm sesler birbirine karışmış, maestro kontrolü elden kaçırmış. Kurcata lambalarını açıp kolaçan ediyorum ortalığı. Tente olmuş paraşüt. Ne kadar daha dayanacak diye düşünüyorum. Halatlara takılıyor gözüm. İskele sağlamda ama sancakta tek halat var. Kaç kere niyetlendim, bir türlü elim varmadı ya şunu da ikilemeye, kızıyorum kendi kendime. Fazla sürmüyor kızgınlığım. Öyle bir sağanak atıyor ki hain Notos havuzluğun tenteleri açılıyor. Panik halde kapatıyorum. Bir yandan da fermuarları kilitlemek için kullandığım basit ipleri değiştirmek üzere söktüğüm geliyor aklıma. Bir türlü sırası gelmeyen bir angarya daha kapak oluyor. Bir yolunu bulup sabitliyorum. Rüzgar gülünü açıyorum meraktan. Vay anasını! 37 knot esiyor marina içerisinde...
Aşağıya inip bir çay suyu koyuyorum. Bu gece uyku yalan. Televizyonu açıyorum tekrar. Çayımı ve sigaramı alıp geçiyorum köşeme. Bir kaç dakika sonra olan biteni düşünürken buluyorum kendimi.
Daha bir iki hafta öncesine kadar fırtınada tek duyduğum Sedefadası'na bakan salonumdaki panjurlarımın sesiydi. Fırtına dediğin deniz ulaşımını etkileyen basit bir doğa olayından fazlası değildi. Ya da en fazla panjurların hepsini açmam gerekirdi gecenin bir saati ki seslerini kessinler.
Daha çocukluk günlerimden beri hayalini kurduğum buydu oysa. Karayla aramdaki tek bağın bir çift halat olması. Evimin bir tekne, bahçemin tüm denizler olması. Tüm getireceklerini göğüslemeye hazırdım çoktan. Fırtınasına, sisine, kurduna, zımparasına...
Çabucak bitmiş sigaram. Bir tane daha yaktım. Gülümsediğimi farkettim düşünürken. Çocukluk hayallerimden birisine daha çizik atmıştım. Eninde sonunda gelecek bu günü kaç yıldır bekliyordum, hatırlamıyorum bile. Ama o gün artık gelmişti.
Neydi bu denli çeken şey beni? İnsan böyle zamanlarda daha bir dürüst oluyor kendine karşı. Düşündüm, düşündüm. Ne macera beklentisi, ne kıçıma kaçmış deniz suyu. Bu gece, fırtınanın ortasında her şey daha bir netleşti. Özgürlük. Buydu sihirli kelime. En azından benim için, denizde olmak, denize açılmak, hepsi vazgeçilmezdi. Ama asıl önemli olan karayla aramdaki iki kıçıkırık halatın hayallerimle aramdaki tek bağ olduğunu bilmek; işte buydu tekneyi benim için bu derece değerli kılan. Giderim, gitmem... ama biliyorum ki o iki halatı attığım anda dünyanın tüm denizleri önümde. Tek ihtiyacım rüzgar. Özgürlük hissini bundan daha güçlü verebilecek bir şey var mıdır hayatta?
Son gelen ses senfoninin tadını kaçırdı. Çayımla birlikte fırladım yine havuzluğa. Tente güvertenin yarım metre üzerinde uçuşuyor; ne yerinde durabiliyor, ne alıp başını gidebiliyor. Son sesin kaynağını buldum. Can sıkıcı ama çok da önemli değil. Sancak taraftaki kuşgözleri su koyvermiş.
Saat üç olmuş. Rüzgargülünü açıyorum tekrar. 30-35 arası esiyor hala. Soluganlar ilginç, marina içinde nasıl bu kadar olabiliyor anlam veremiyorum.
Televizyonun karşısına kıvrılıyorum. Üzerimde ince bir polar, yağmurun tıpırtılarını dinlerken sızıyorum bir kez daha. Paje sahilinde bulmayı umuyorum kendimi yine ama olmuyor.
Yine bir gürültü; envanterde olmayan bir ses daha. Artık daha bir yavaş hareketlerle çıkıyorum, havuzluğa. Ya alıştım ya da yarı uykudayım hala. Dalış platformlarından birini güvertede buluyorum. Gürültünün kaynağı oymuş. Her şey yolunda. Saat dörtbuçuk olmuş. Tam tekrar içeri girecekken direğin çevresinden sızan su miktarı takılıyor gözüme. Aslında sızan değil artık akan demek. Iskaçadan doğru olduğu gibi kamarama, daha doğrusu yatak odama geliyor. Hatta miktar arttığında kasaradan aşağı, pencerelere doğru ilerleyi yatağıma kadar geliyor...
Depoya inip duck-tape denen mucizevi bantı alıyorum. Can salının iki köşesine dikkatlice basarak elim yettiğince izole etmeye çalışıyorum. Hain Notos işimi zorlaştırıyor gittikçe. Direğin etrafını sarması gereken parça kamçı gibi çarpıp duruyor orama burama. Ne zamandır ana yelkeni lazyjack'le birlikte sökmeyi planlıyordum. Al sana bir kapak daha. Lazyjack ve diğer halatlar yüzünden tam olarak izole edemiyorum bir türlü. Yaklaşık yarım saatlik bir uğraştan sonra sırılsıklam ve titrer halde geri dönüyorum salona. Salona girdiğimde farkediyorum ki üzerimde sadece bir tişörtle fırlamışım...
Bir çay daha sallıyorum. Webasto denen faideli gavur icadını sonuna kadar açıyor, bir sigara daha yakıyorum. Yorgunum, uykusuzum, üşüyorum ama hala belli belirsiz gülümsüyorum. Bir sene önce üzerinde tekne figürü olan bir doğumgünü pastasını üflüyordum. Daha bir sene bile olmamış hatta... Oysa şimdi fırtınasıyla, dört bir taraftan sızan yağmur sularıyla, tam da tir tir titrerken bitiveren webasto'nun mazotuyla... bir düşü yaşıyorum. Üşüyorum, yoruluyorum ama gülümsüyorum. Hiç bir şey keyfimi kaçıramıyor.
Sabahın beşbuçuğunda Louis Armstrong düşüyor aklıma, polar battaniyenin altında kıvrılıp ısınmaya çalışırken bir yandan da mırıldanıyorum birlikte... What a wonderful world!
-
Beğen tuşu yok.
-
Beğen tuşu yok.
ne beğeneceksin, adam sabaha kadar işkence yaşamış, uyuyamamış bi de bunu hayal diye yutturuyor. desem ki "ver Yengec'i bana" üstüne para da verir bence. çekilmez o hayat beee !*.
kıskanmadım kii kıskanmadım kiii
-
Beğen tuşu yok.
ne beğeneceksin, adam sabaha kadar işkence yaşamış, uyuyamamış bi de bunu hayal diye yutturuyor. desem ki "ver Yengec'i bana" üstüne para da verir bence. çekilmez o hayat beee !*.
kıskanmadım kii kıskanmadım kiii
Benzer nice uykusuz gecelerin olsun Nilüferciğim. Tiz zamanda hem de...
-
Karşılıklı iyi dileklerinizi hoşlukla izliyorum. :)
-
Karşılıklı iyi dileklerinizi hoşlukla izliyorum. :)
:) :P 8)
-
bir hafta evleri değiştirelim, sen benim evde kal ben de Yengeç'de. bakalım benden nasıl bir yazı çıkacak :D
-
bir hafta evleri değiştirelim, sen benim evde kal ben de Yengeç'de. bakalım benden nasıl bir yazı çıkacak :D
Perşembe'den itibaren değişelim mi? :) 8) :P
-
çok hainsin, karada olacak değil mi? :P
-
Daha stabil olacak ama :) Yine kışlık tentesi de üzerinde olacak. Sadece sallanmayacak, onun dışında tüm koşullar aynı.
Ha bir de sabahları güne ustaların şen kahkahaları, gün yüzü görmemiş küfürleriyle başlayacaksın.
İyi düşün bak, eşsiz bir deneyim olacak... ;)
-
hımmm 9kly3 düşündüm de... şimdilik kalsın !*.
-
Duyduğum en korkunç Bolero yorumu bu. Her eklenen enstrüman apayrı telden çalıyor. Küçücük kalmışım, göremiyorum da orkestrayı. Parmak uçlarıma yükseliyorum, nafile, bir görebilsem... özellikle şu ritmini bir türlü bulamayan zili çalan adama okkalı bir yuhh! çekmek istiyorum. İnsandan bir duvar önümde, Zilin aritmik, tırmalıyıcı sesine gıcırtı tadında bir enstrüman daha ekleniyor ki nedir bilemedim. Nasıl br eziyettir bu, ne işim var burada diye düşünürken takır tukur bir sesler daha ekleniyor. Kesin bagetini düşürdü vurmalılardaki kazma diye düşüneceğim ama kaç tane bageti olabilir ki bu adamın... hassiktir! Kasaranın üzerinde dün söktüğüm çıtalar düşüyor!
Fırlıyorum yataktan ama hala düş ile gerçek arasında bir yerlerdeyim. Ayıcıklı pijamamla fırlıyorum dışarıya ki, o da ne... uçuyor ortalık yine.
İki gün önce ahşaplar kurusun diye açtığım kışlık tentenin herbir parçası ayrı bir cumhuriyet. Gıcırtının kaynağı finger'la aramda inim inim inleyen balon usturmaça. Kazma ritmci yan teknenin arıza fenerine çarpıp duran halatlardan biri çıktı,oh, en azından bu bizden değil...
Hızlıca bir bakınıyorum çevreme. Tente kontrolden çıkmış, Yengeç finger'a neredeyse tamamen yaslanmış, önceki gün direğe çıktığımız ve yerinden sökmediğimiz taraka neredeyse kıyıya ulaşmış rüzgarla, ilginç görünüyor, o an ona oturup kıyıya çıkmak geçiyor içimden. Yuh diyorum kendi kendime önce, kafamı topluyorum. Önce tenteyi sağlama almalıyım ama nasıl. Haince bindiriyor batı rüzgarı. 5 dakika kadar debelendikten sonra daha basit çözümler gerektiğine karar veriyorum. Tentenin her bir parçasını birbirinden bağımsız olarak küpeşteye bağlayıp gerisini Poseidon'un insafına bırakıyorum.
Bir an evvel tonoz halatıyla ilgilenmem lazım. Bir kez daha bir şeyleri erteleme konusundaki eşsiz yeteneğime küfrediyorum. Fuardan aldığım 40 metre 22'lik halat hala havuzlukta dururken 18 tonluk koca karınlı kızım serçe parmağım kalınlığında bir halata boyun eğiyor ya, pes diyorum ona da, kendime de...
Önce boşta olan yan tonozun halatı geliyor doğal olarak aklıma, biraz debelendikten sonra, kısa bir süre izlemek üzere havuzluğa çekiliyorum. Bu arada rüzgar sakinlemek şöyle dursun, azıttıkça azıtıyor. 38 knot görüyorum sağanakta, marina içerisinde yeni rekorumuz bu.
Her aklı bir karış havada denizci gibi inip su ısıtıyorum, bir çay şart. Çayımı alıp yukarı geldiğimde Yiğit sesleniyor "abi yardım lazım mı!"
İki dakika sonra geliyor palamar botuyla, iskeleden çekiyor, boşunu almaya çalışıyoruz yan kılavuz halatının, bana mısın demiyor. Hala finger'ın üzerindeyiz. 42'den sonra boş olan 43'ün kılavuzunu da açmaz olarak alıyoruz, o asılıyor, ben asılıyorum. Kendi mütevazı ekosistemiyle alıyoruz Yengeç'in babasından içeri; midye, yosun, kekamoz... o sırada farkediyorum ki elimde eldiven var, hoşuma gidiyor. Bu güzel bir gelişme.
Yiğit gittikten sonra marşa basıyorum, ne olur, ne olmaz, gece uzun. Çayımı yudumlayıp sigaramı içerken keyifle motor susuyor, bir hassiktir! daha çekiyorum kendi kendime. Mazot bitti! Ciddi kızıyorum kendime. Hani okkalı bir tane oturtasım var neredeyse. Başkası yapsa ahkam keserim, yuh. Artık kaloriferle emektar Ford'un yollarını ayırma zamanı geldi. Ekliyorum iş listesine, Webasto için küçük bir tank eklene!
Uzun zamandır ilk kez erken yatmış, kütük gibi uyuma hayali kurmuştum ya, al sana. Saat dörtbuçuğa geliyor. İçeride gerçek Ravel, dışarıda marina korosu, sıcak bir çay. Aklı başında adama eziyet belki ama bana "la dolce vita!"...
-
Gelsene sen bir buralara...
-
Hakan korsanım sabah sabah ilaç gibi geldi bu yazı. Kızımı özletti bana... Cumartesi mümkün olduğunca erken gitmek farz oldu :)
Mürekkebin bitmeye... 1w5ey8
-
Çok uzak oralar be Bülent korsanım :) Ayrıca da ben Yengeç'te kalebent gibi bir şeyim; ancak birlikte :)
Vesile olduysam ne mutlu Mikail korsanım 8)