0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

    Çevrimdışı Recep Ertürk

  • * Gezgin Korsan
  • 1.230
    • Yaşadığı Şehir
  • Ayvalık
    • Sosyal Ağ Hesapları
    • Tekne Adı
  • Sonyaz
Ynt: DENİZLERDE, TEK BAŞINA
« Yanıtla #255 : Nisan 06, 2019, 21:55:41 »

 Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap

Sevgili Cemalettin Özen kaptan,
İzminizi sayfanın sol yanında görünce size "Hoş geldiniz" demek istedim.

Epeydir yoktunuz..
Hoş geldiniz..

Keyifle okuduğumuz anıların devamını bekliyoruz.

Dip not: Siz yazdıktan sonra üye sayımız ciddi arttı. Gençlerin ve yeni üyelerin de sizden haberdar olması bize de iyi gelecektir.

*

    Çevrimdışı Hulki Erdem

  • * Gezgin Korsan
  • 1.172
    • Yaşadığı Şehir
  • İstanbul
    • Tekne Adı
  • Trawler Modesta,Ören marina
Ynt: DENİZLERDE, TEK BAŞINA
« Yanıtla #256 : Nisan 06, 2019, 22:59:45 »
 Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
Neta pruva
*

    Çevrimdışı Meltem Anay

  • * Gezgin Korsan
  • 1.456
    • Yaşadığı Şehir
  • Eskişehir-Mytilene
Ynt: DENİZLERDE, TEK BAŞINA
« Yanıtla #257 : Nisan 07, 2019, 19:04:23 »
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap

 Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap

Sevgili Cemalettin Özen kaptan,
İzminizi sayfanın sol yanında görünce size "Hoş geldiniz" demek istedim.

Epeydir yoktunuz..
Hoş geldiniz..

Keyifle okuduğumuz anıların devamını bekliyoruz.

Dip not: Siz yazdıktan sonra üye sayımız ciddi arttı. Gençlerin ve yeni üyelerin de sizden haberdar olması bize de iyi gelecektir.


Recep Korsan’a katılıyorum... umarım Cemalettin Korsan’ın keyfi yerindedir ve burada yeniden yazmaya başlar  Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
Setur Mytiline Marina
*

    Çevrimdışı Levent Karahan

  • * Gezgin Korsan
  • 37
    • Yaşadığı Şehir
  • İstanbul
    • Tekne Adı
  • SY Yeniden, Pendik Marintürk
Ynt: DENİZLERDE, TEK BAŞINA
« Yanıtla #258 : Nisan 15, 2019, 17:40:12 »
Yazılarınızı bekliyoruz
Selamlar

*

    Çevrimdışı Mustafa Elbaş

  • * Gezgin Korsan
  • 180
    • Yaşadığı Şehir
  • İstanbul
    • Tekne Adı
  • SHELMA Viaport TUZLA
Ynt: DENİZLERDE, TEK BAŞINA
« Yanıtla #259 : Nisan 16, 2019, 12:21:47 »
Şu an itibarı ile seyir anılarınızı okumayı bitirdim.Kafamı bilgisayar ekranından günlük hayatıma çevirdiğimde  en hafif tabir ile sütten kesilmiş bebek gibi şaşkın,yoksun ve hüzünlü hissettim kendimi.Sanırım yazılarınızın bu kadar etkileyici olması kimseye hiç bir şey beğendirme kaygısı taşımadan olabildiğince sade,kısa cümleler ile ve sansür uygulamamış olmanız.Galiba siz yenisini yazana kadar,yazılmış en iyi seyir anısı bu olacak.TEŞEKKÜRLER bunları hissettirdiğiniz için. Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap Resimleri görebilmek için üye olmalısınız. Üye Ol veya Giriş Yap
S/Y SHELMA
*

    Çevrimdışı Çetin Şahinöz

  • * Gezgin Korsan
  • 415
    • Yaşadığı Şehir
  • İstanbul
    • Sosyal Ağ Hesapları
    • Tekne Adı
  • SİREN, İstanbul
Ynt: DENİZLERDE, TEK BAŞINA
« Yanıtla #260 : Nisan 16, 2019, 19:56:46 »
Henüz okumamış olanlara kolaylık;


DENİZLERDE, TEK BAŞINA   
(Başlık biraz iddialı oldu ama, aklıma başka bir isim gelmedi.)

Uyarı;
( Bu yazıda geçen hiç bir düşünce veya fikre itibar edilemez. Ya da doğru kabul edilemez. O an aklıma  öyle gelmiş, ya da öyle hissetmiş, yazmışımdır.. Şu an tam aksini de düşünüyor olabilirim.  Araka planında derin bir araştırma yada bilgi birikimi yoktur.. Ayrıca saçmaladığım yerler de oldu.. Yazının orijinalliği  bozulmasın diye olduğu gibi yayınlıyorum..)

Bu yıl ben de şahıs üzerine kayıtlı, yabancı bayraklı tekne darbesini yiyenlerdenim.

Her ne kadar Bülent Korsanım “ Gelin itiraz edin! Dilekçe örneğini foruma koyuyorum! Arkanızdayım!!” diye bağırsa da ben de o yürek yok herhalde, itiraz etmedim... Sessizce başıma gelecekleri bekledim...

 Cezanın gelmesinden iki ay sonra Kuşadası Gümrük Müdürlüğü'nden arandım..  “Cezanı derhal yatır, yoksa başına geleceklerden biz sorumlu değiliz..” Dediler.

“Tamam, cezamı yatırayım da bana hemen yurt dışına çıkış yap diyorsunuz. Ben bu kışta kıyamette nereye çıkayım? Teknenin de bakıma ihtiyacı var..” dedim.
  Gümrük Müdürü “Sen cezayı yatır, biz seni Nisan sonuna kadar çıkış için idare  ederiz.” dedi....

   Teknemde bir sürü eksik var. Geçen seneden kalan arızaların hepsi duruyor..  Hakkı Abi'ye sorsam “ Bu tekneyle marinadan dışarı çıkma !! “ der...
   ( Burada biraz “Bakın ne kadar “gözü kara” biriyim.” imaları seziyorum.)
     (Not:  Şimdiki değerlendirmelerimi italik harfle parantez içinde yazdım.)

   Tek başına yolculuğa çıkmak konusuna gelince;
     Çok ta büyütülecek bir yanı yok..  Ölümle de tek başına karşılaşmıyor muyuz.. ?  Böyle bir yolculuğu tek başına yapmak, ölümle teke tek karşılaşmanın yanında çok küçük kalır.
 
Cezayı yatırdım... Nisan ayında  Ayvalık'a geldim... Teknede geçen seneden kalan arızaların hepsi duruyor.. Elimden gelenlerin bakımlarını yapmaya çalıştım...  Olabildiği kadar... Bütün sorunları gidermeye çalışsam, bu yıl hiç bir yere çıkmamam lazım....


  Devlet bir yandan bastırıyor, arızalar diğer yandan..  Zaten evde de hep bir ağızdan bağırıyorlar, koro halinde “Sat şu tekneyi! Sat şu tekneyi!” Diye..
 Bir tekne aldım, başıma gelmeyen kalmadı...  Tek suçum bir tekne almak..
   
 Nisan'da Türkiye'den ayrıldım...

Benim çıkışlarım hep zorunlu olmuştur.. Bu ilk değil... Geçen sene de beş yıllık transitlog çıkış sürem dolduğu için yurt dışına çıkarılmıştım...
   Kendi vatanımdan hep kovuluyorum...

Ama bir gün kendi isteğimle, kendi istediğim tarihte, her şeyi çalışan  bir tekneyle, kendi istediğim yere gideceğim.. Bir gün bu olacak....

  Buna inanıyorum...

1. GÜN;

“Aynı yere mi geldim ?”

Yirmi knot civarı bir havada yola çıktım... Fakat rüzgar tamamen bana çalışıyor.  İki yelken açık, uçurtma gibi gidiyorum.. Kısa sürede Mitilini (Midilli) önlerindeyim.. Limana girdim.. Sağ tarafta kıyıya aborda olacak tek kişilik bir yer buldum.. 
  Kıyıda ki sade vatandaşların komik yardımlarıyla kıyıya bağlandım..   Arabalarına binmek üzere olan genç bir çift. Kadın çok şık, fakat yardımcı olmaya istekli. Adam sportif yapılı,  elinde telefonla konuşuyor, tek elle yardımcı olmaya çalışıyor... Kaç kere halat attım saymadım fakat sonunda oldu.. Adam başı onar Euro istediler. Verecek gibi yaptım ama almadılar..

Evrakları alıp giriş işlemleri için pasaport polisine gittim.. Görevliler “Tekne nerede ?” dediler...
   “İleride... limanda..” Dedim.. “Olmaz, tekne gümrük sahasında olmalı.” dediler.
“ Tek başınayım.. Zaten zorla yanaştım.. Yapmayın, etmeyin.!.” Dediysem de söz dinletemedim..

 Geçen sene de geldim. Aynı yere park etmiştim, hiç sorun olmamıştı.
 
   Gittim tekneyi aldım, gümrük sahasına getirdim.. Bu sefer etrafta yardımcı olacak kimse de yok.. Halatı elime aldım, kıyıya yanaşınca tekneden atladım.. Acilen halatı  oradaki halkaya son anda güç bela taktım... Atlama esnasında başımdaki emektar şapka  uçtu.  Ayağımdaki spor ayakkabının teki de denize düştü.. Gitti...

Evrak işlemlerini halledip gümrük sahasından çıktım.   
Gümrük sahasından çıkış yaparken düşen ayakkabımı denizde gördüm.. Peşine takıldım.. Kakıçla denizden aldım... Çok sevindim. Bütün yaşadıklarımı unuttum.. Fakat şapka yok...
  Şapkaya üzüldüm.. 2 sene önce pazardan beş liraya almıştım.. Üzerinde teknenin zehirlisini vururken olan boya lekeleri vardı.. Denizlerde gezerken hep başımdaydı.. Yani hatırası vardı..
 
  Tekrar limana girdim.. Liman polisi önceki yere yanaşmamamı söyledi. Orası sahipli imiş. Bu sefer kıçtan demir atıp, burundan kara yanaştım.

    Geçen sene geldiğimde gördüğüm kolaylıktan sonra “ ben aynı yere mi geldim?” diye kendime sormadan edemedim..
2.GÜN

KALİMERA

Burada yapılacak çok işim var... Ben buraya şirket kurmak için geldim.. Amerika'da kuracağım şirketime kendi üstümde kayıtlı olan teknemi makul bir fiyata satacağım.. Ne de olsa şirket benim.. Fazla fiyat çekmenin anlamı yok... Ben bu işi yapınca Türkiye'de bütün işler yoluna girecek... Türkiye'yi karıştıran, sistemi allak bullak eden ve sonunda paldır küldür kovulan ben, işleri düzeltmiş olarak döneceğim..

............ (Bu noktalar,  konuya bir parantez koyduğumu ve bundan sonra sallıyacağımı gösteriyor.)
     Oyun oynuyoruz... Kendi koyduğumuz kurallarla kendimizi cezalandırıyoruz..
Futbol maçında topu ellersen, hele ceza sahası içinde  ellersen penaltı olur.. Ve takımında, taraftarlarının da dünyası kararır.. Neden ? Birileri kuralı böyle koymuş.. Yoksa topa istediğin kadar sarıl, Bir şey olmaz....

İyi kötü bir tekneye binmişim, dünya denizlerinde dolaşıyorum.. Dünyanın bütün kural koyucuları ayakta.. Türkiye'de, Yunanistan'da... Evraklar, paralar, sorular, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun??

Carettalara soruyorlar mı acaba nereden geldiklerini, kaç kişi olduklarını?  Onlara kurallarını bildiriyorlar mı; “Şu tarihte bu kıyılara gelebilirsiniz, fakat şu tarihten itibaren bu sahil size yasak. Çünkü turizm sezonu başlıyor..” Diye..

Yunuslara soruyorlar mı acaba “Bugün Türk ve Yunan karasularında onbeş kere sınır ihlali yaptınız.. Karar verin, ya Türk sularında kalın yada Yunan sularında...

  Niye bütün kurallar bana...  Benim yunuslardan yada carettalardan ne eksiğim var..
...................( Arkadaş gazını attı...  Bu tipler böyle konuşunca mangalda kül bırakmazlar... Ama ortada değişen hiç bir şey yoktur..  Konuya dönüyoruz...)

Şirket kurmak için internet bağlantısı lazım...  Üstelik kurulum süresince burada beklemeye niyetim yok....  En azından Kavala'ya kadar giderim....   Yolculuk için hiç bir planım yok... 
   Aslında var... “There's no plan... That's the plan..”
 
  Mitilini de dolaşırken Cosmote gsm mağazasını gördüm.. Girdim.. 45 Euro'ya her şey dahil modem aldım.. Orada çalışan arkadaş “ Laptopu getir, kurulumu da yapayım.”  Dedi.   Gittim laptopu getirdim.. Arkadaş pek de kolay olmayan kurulum işlemlerine başladı..
    Sabah mağazaya gelenler oluyor.. Girerken “kalimera” diyorlar.. Çok hoşuma gitti.. Sanki şiir gibi, şarkı gibi geldi bana... Kelimenin  bir melodisi var..  Her kapı açıldığında “kalimera”yı dört gözle bekliyorum... Kadınların diline daha çok yakışıyor..
    Bilgisayara dalmış uğraşan arkadaşa “ Bu kelime çok güzel, bize  verir misiniz ?”  Dedim..  Arkadaş dalmış “ Olmaz o Yunanca” dedi...  Ben tekrarlayınca, “Nasıl ya, nasıl olacak o iş?” dedi.

Ben de bilmiyorum... Öyle işte...
İNCE HESAP;

Mitilini den çıkış işlemleri için liman polisine gittim.. Cumartesi olduğu için,
nöbet anlamında bir kaç kişi vardı.. Limanda kalmak ücretliymiş.. Geçen sene kaldığımda böyle bir şey yoktu..  Memur bayan ücret hesaplama işine girişti.. Balkondan teknenin duruşuna baktı.. Enine mi, boyuna mı duruyor diye... Sonra  15 dakika hesap yaptı. Hesap 17,02 Euro çıktı... 
“Düz 17 Euro veriyorum. Tamam mı?” Dedim..
“Olmaz 17,02 Euro” dedi..
İtiraz etmedim 17,05 Euro verdim. Geriye 0,03 Euro'yu istedim. Aradı taradı bulamadı...
“O zaman sen 2 sentten vazgeç dedim. Sen benden 3 sentten  vazgeçmemi isteyemezsin. Çünkü o daha fazla.. Teknenin boyunu 5 santim kısa yaz, olsun bitsin.“  Dedim..
  Kabul etmedi... Oradakiler araya girdiler.. Neyse ki inatçı biri değilim.. Hem komşu krizde, katkım olsun..
Niyetim geçen sene önünden geçip uğramadığım Yeras (Kolpos Geras) körfezine girmek.. Yol boyunca onlarca balıkçı ağının ortalarından geçtim.. Hep geçerken görüyorum, önceden fark edemiyorum.. Buna rağmen hiç bir olay yaşamadan körfezin önüne geldim..
Yeras Körfezi'nin girişinden hemen sonra, boğazın  orta yerinde kayalık bir ada var.. Onun sağından geçmek lazımmış, ben solundan geçtim.. Derinlik göstergem olmadığı için tehlikeyi de fark etmedim, ama bir şey de olmadı..

   Körfezin büyük açıklığına çıkmadan sağdaki koyda demir attım.. Demiri atmanın zorluklarından bahseden arkadaşlara şaşıyorum.. İsmi üstünde, demiri denize atıyorsun.. O kadar.. Zor olan “demir almak”.. O da ırgatın varsa sorun değil.  Bendeki çalışmıyor.. Benim için almak zor. atmak değil...
   Koyda fabrika mı otel mi öyle bir şey var.. İnternet bağlantısından otel olabilir diye düşündüm..

Ertesi gün de orada kaldım.. Hava sertti.. Bir ara zincirin kalomasını arttırmayı bile düşündüm..
Kaldığım günü yelken tamiri ile geçirdim.. Ana yelken artık bitmiş.. Yamalarla yaşıyor.. Dönene kadar idare etse bari..

Burada benden başka kimse yok.. Bu mevsimde kim olabilir ki..? Benim gibi  sürgün edilmişlerden başka..
5. GÜN

PLOMARİ;

Plomari ye orta şiddette bir hava da geldim.. Limanda kimseler yok..  Demir atıp yanaşırken Liman Polisi geldi..
“ Bu havada ne işin var denizde?”  Demez mi..?  Şaşırdım... Hava biraz sert o kadar..
 Bende bir tuhaf oldum galiba... Hani sinir sistemi felç olmuş bir insan acıyı hissetmez ya, bende rüzgarın şiddetini algılayamıyorum...
Liman Polisi “Hava güneyden esiyor.. Karşıya,  balıkçı teknelerini oraya yanaş. Burada tutunamazsın... “  Dedi..

    Demiri toplayıp balıkçı teknelerinin oraya yöneldim.. Boş bulunan bir yere yanaştım.. Demir atmama gerek yoktu. Tonoz vardı.. Yanaşmam çok zor oldu.. Hava sertleşti, dümen palam başka bir teknenin tonoz halatına takıldı... Liman polisi yardıma geldi.. Güç bela hallettik..

 Evrakları alıp Liman polisi ne gittim.. İşleri güçleri yok, İki kişiler, boş oturuyorlar. Ayda yılda benim gibi biri gelecek te iş yapacaklar...
 Bu nedenle beni epey oyaladılar.. Sigorta poliçemin iç sayfalarını ben bile okumamışım onlar anlamaya çalışıyorlar.. Yunanca Türkçe kelime benzerlikleri bulmaya çalışıyoruz.
“Yeter artık, ben gideyim” dedim. “ Bir şey lazım olursa ben hemen karşındayım. El sallarsın gelirim.” dedim..

O gece ve ertesi gün denizcilik hayatımın en sert gecelerinden birini yaşadım.. Teknede ayakta gezmeme imkan yok.. Limanın içinde bu ne hal.!.  Mide bulantısı da cabası.. Tekneden hiç çıkmayan sesler çıkıyor.. Ben ki gece alargada dahi uyanıp tekneye bakmam, limanda geceleyin tekneden çıkan seslerden dolayı iki kere dışarı çıkıp müdahale yaptım..

Ertesi gün yanımda dolu bulunan mazot bidonunu depoya döküp, bidonu benzinciden doldurmaya niyetim var.. Çünkü depoda ne kadar mazot olduğunu bilmiyorum.. Depo göstergem de çalışmıyor.. Denizin ortasında mazotsuz kalabilirim.. Fakat denizdeki çalkantıdan bidonu depoya dökemiyorum.. Denizdeki çalkantının dört beş dakikada bir hafiflediğini fark ettim.. O araları yakalayarak bidonu boşalttım.. Sonra da bidonu alıp doğru benzincinin yolunu tuttum..

Ne olur, ne olmaz... Bir bidon mazotum yedekte olsun..
7. GÜN

    Gitar ve "Acemiyim Abi"

Sabah Kalloni Körfezine gitmek için yola çıktım.. Bir akşam Kalloni Körfezinde konaklarım diye düşünüyorum..  Körfezden sonra Sigri ye devam ederim...

   Hava ve rüzgar o kadar güzel ki, yolda  Kalloni'ye uğramaktan vazgeçtim.. Sigri ye, yola devam ettim.....
 6 notun altına hiç düşmüyorum..
  Sigri ye geldim...  Sigri'de liman falan yok..  Balıkçı barınağı gibi bir yer var, o da balıkçıklar için...
   Barınağın yanında ki koyda demir attım.. Teknenin devir ve şirket kurma işlemleri için karaya çıkmam gerek...Evrakları bir yazıcı bulup yazıcıdan çıkaracağım...  Islak imza ve tarih attıktan sonra, tekrar taratıp usb belleğe yükleyeceğim..
  Botla karaya çıkacağım için, kıyıya yakın demir atmak istiyorum.. Fakat su çok sığ..   

  Sonuçta biraz uzak ta olsa demiri attım, botu şişirip denize attım.. Usb belleğe evrakları yükledim,  karaya çıktım..
     Sigri de böyle işler için bir yer yok.. Bir kafe sahibinden rica ettim.. Kendi bilgisayarından bu işleri yaptı.. Sağ olsun..
 
  Kafede  bir gitar vardı.. Kutusunda duruyor..  Arkadaşa sordum, “ bir Hollanda'lının” dedi. Geldikçe çalıyormuş.. “Bakabilir miyim? “ Dedim.. “Tabii.” dedi.  Kutusundan açtım, çıkardım ki eyvah!  Bütün telleri pastan kopmuş.. Gövdesi rutubet almış..  Kafeci de çok üzüldü.. Epeydir duruyormuş.. Böyle bir şey olacağını tahmin etmemiş..
 Epey bir temizlik yaptım ama, ne fayda.. Kafeden geç saate ayrıldım..

  Gitar çalmayı severim.. Uzun yıllardır çalmama rağmen çok iyi sayılmam...  Duyan  olunca “Kes şunu! Kafamızı şişirdin!” Diyor ..  Ama çalarken beni dinlendiriyor.. 
    Tekneye bir gitar alıp koyamadım.. “Yok rutubet var... Yok  yer tutar” diye.. Keşke bu yolculuğa çıkmadan evvel, ucuz bir öğrenci gitarı alsaydım..
  Kötü çalıyorum, tamam..  Hadi marinada çalsam şikayet edilirim, ama böyle bir yolculukta, koylarda benden başka kimse yoksa çalardım... İyi olurdu..
  Elin Hollandalısı yılda bir kere geldiği kafeye bile bir gitar koymuş..
   Alıcam bir gitar . Koyucam tekneye.. Paslanırsa paslansın.. Yer tutarsa tutsun... Zaten koca tekneyi tek başıma kullanıyorum...

Sigri yi hiç beğenmedim.. Sadece o kafe sahibi sempatik arkadaşın hatırına  “Sigri'yi sevdim.”

Ertesi sabah altıda yola çıkmayı düşünüyorum.. Yarın hedefim Limnos adası... 62 mil....  Benim gibi bir acemi için  uzun bir yol.. Tekneye gelir gelmez yattım....

 Ben bu “acemi” ifadesini çok sevdim.. Ne hata yaparsan yap...  En kolay mazeret “Acemiyim abi”
Ayrıca yaptığın her iş, gittiğin her yol çok daha fazla önem kazanıyor... 
“ Ya adama bak... Adam acemi, tek başına taa nerelere gidiyor..”
Usta olursan her şey küçük ve önemsiz oluyor...
“Adam usta denizci abi.. Oralara gitmek onun için çocuk oyuncağı.....” Gibi...

Onun için “ Ben acemiyim abi...”

   (Ama gerçekten de acemiyim.. Bunu “alçak gönüllülük” ucuzluğuna kapılarak söylemiyorum.. Çevremdeki herkesten tekne ve deniz konusunda bilgim daha az.. Ana yelkene nasıl camadan vurulacağını 2 senede deneye deneye kendi başıma zor çözdüm.. İlk zamanlar vurduğum camadanları görseniz gülmekten karnınız ağrırdı.. Belki de hala yaptığım yanlıştır..)
Limnos;   Böyle Bir Ada Var mı?

Yola çıkmak güzel şey... Bir yerde birkaç gün durmak sadece kararlı olursam oluyor.. Hep gitmem lazım.. Limandan çıkıp denize açıldığım zaman büyük bir rahatlama hissediyorum.. 

Sigri'den sonra, kuzeye çıkarken hatırı sayılır bir deniz trafiği var.. Yarım saat önce ufukta gördüğün gemi bir anda yanımda bitiveriyor..

İrili ufaklı birkaç gemiden oluşan bir askeri filo geçti.. Hangi ülkeye ait olduklarını anlayamadım.. Belki de Rus gemileriydi..
  Bulaşmadım... Ülkemin başı benimle zaten dertte.. İkinci bir daha dert olmak istemedim.. Benim yüzümden bir üçüncü dünya savaşı çıkarsa bu hiç hoş olmaz..
Gülmeyin... Birinci dünya savaşını Sırplı bir öğrenci çıkarmadı mı?

Yol uzundu.. Bir ara nereye baksam deniz... Dünyanın yuvarlak olduğunu  anladım.. Bildiğim bütün şarkıları söyledim.. Bildiğim şarkılar bitti, deniz bitmedi..  Yoksa böyle bir ada yok mu? Olsaydı görünürdü...   Belki de haritaya çay damladı... Ben o lekeyi ada sandım....
  Sonra ufukta bir karaltı belirdi.. “Aaaa!!  Ada göründü... Ada varmış...Geldik....” Dedim..
  “Geldik ” dedikten 5 saat sonra karaya ulaştım..
Kumsala doğru uzanan masmavi suların içine demirimi bıraktım.. Adadaydım..
 
    (Size tavsiyem, Midilli'den Limnos'a gidiyorsanız, uzun süre adayı göremezseniz bile umudunuzu kaybetmeyin.... Yolunuza devam edin... Ada görünecektir..  Bana güvenin...)

  Güzel bir yolculuk oldu.. (Az önce ne yazmışım, şimdi ne diyorum.)   Demir attığım koyda  biraz kalıp, dinlendim.  Yemek yedim... (Yolda doğru, düzgün bir şey yiyemiyorum..) Kahve içtim.. Eğer beğenirsem geceyi burada geçiririm.  Koyda su çok temiz.. Demiri de zinciri de görüyorum.. Fakat solugan var..
  Myrina'ya gideceğim.. Myrina 8 mil..  Hava kararmadan varırım... Yola tekrar  çıktım..

Myrina girişi zor fark ediliyor..
 İskeleye yanaştım... Limanda birkaç tekne var.. Hepsi de çok özellikli, sanırım şöhret tekneler. Ve ben 34 feet 86 model Beneteau, Vista..
Bir Alman'ın teknesi var, sanki 18. yüzyıldaki gemilerin küçültülmüş hali.. ( Sahibi bana yanaşmamda yardımcı oldu)

   Myrina küçük bir yermiş gibi duruyor. Fakat girdikten sonra öyle olmadığını gördüm.. Çarşısı, kafeleri, restoranları ve marketleriyle beklentimin üstünde çıktı.. Yapıları eski ve kaliteli.. Beni şaşırtan şey, denizin ortasında, ana karadan uzak, tek başına olup ta bu kaliteyi yansıtabilmesi..
İlginç de bir kalesi var... Kayalık dağla içi içe..

Hiç resim çekmiyorum... Zaten çeksem de mini tablet ile çekmem lazım.. Başka bir şey yok.. Ama içimden hiç resim çekmek te gelmiyor.. Resim çekme me meselesi bende takıntı oldu.. O kadar sıradan ki, resim çekmeye elim varmıyor..

  Fotoğraf bir yeri olduğundan daha iyi gösterecekse çekilmeli.. Ya da en azından olduğu gibi göstermeli.. Bu yapılamayacaksa bırakın hafızanıza nasıl işlediyse öyle kalsın..
     Geçmiş yıllardan hatırımda kalan öyle güzel yerler var ki... Resimlerine baktığım zaman, iskele de bir kaç balıkçı sandalı, bir iki yelkenli tekne ... Hepsi bu... Bu ne yaa... ?  Diyorum.. O kadar güzel dediğim yer bu mu? Bu resim olmasın.... Daha iyi..
   Hele bir de şu gün batımı resimlerini çekenler yok mu.. Yanlarından geçerken  gülmeden edemiyorum... Google'a  “sunset” diye yaz, 175 milyon tane sonuç çıkıyor.. Sen daha neyin resmini çekeceksin?   Elindeki cep telefonuyla mucizeler mi yaratmaya çalışıyorsun..

Kasaba da her dakika başı çan çalıyor.. Ses bir yerden geliyor.. “Bu ne yaa! Her dakika” dedim... Bu çanı çalanı bulmaya çıktım.. Kiliseyi buldum, fakat ortada çanı çalan kimse yok.. Çanlar da halatları da olduğu gibi duruyor.. Sonra fark ettim... Çan kulesine bir hoparlör koymuşlar, çan sesi oradan geliyor.. Dinlerde de yapaylaşma var.. O zaman o kadar kule, çan ne işe yarayacak?
 
Gece hava kararır kararmaz bir kutlama başladı.. Tekneden çıkıp gittim.. Askeri bando, din adamları, bazı genç öğrenciler tören yürüyüşüyle meydana geldiler.. Arkalarında da iyi giyimli halk korteji..  İnsanlar bayağı özenle giyinmişler.. Gençler omuzlarının üzerinde ışıklar için de süslü, kubbeli bir şeyler taşıyorlar... Neyi kutluyorlar bilmiyorum.. Kimseye de sormadım... Öylece seyrettim..

Burada biraz kalsam mı, ne yapsam......?
DEFİNE ADASI;

Harika antika teknesi olan posbıyıklı Almanı beni karşıladıktan sonra hiç görmedim.. Akşamları teknesinin kıç kamerasının ışığı yanıyor..  Kamaranın penceresinden sızan ışıkla görüntü inanılmaz..  Beni hayallere sürüklüyor... Böyle bir tekneyle okyanusta keşifler yapılır..
 
 “Kıç kamara onun çalışma odası olmalı.” Diye düşünüyorum..  Kamaranın ortasında mutlaka bir antika ahşap çalışma masası vardır.  Masanın üstünde ve yanında rulo halinde haritalar..  Arkasındaki dolapta kesinlikle bir sekstant vardır..
   
   Günlerdir orada ne yapıyor..?  Böyle bir tekneyi insan Yunan adalarını gezmek için almaz.. O işi zaten benim teknem de yapıyor.. O an aklıma geliyor; Bu tekneyle okyanusa açılacak ve Define Adasını arayacak..
   Elinde keçi derisine çizilmiş bir hazine haritası var.. Masanın etrafındaki haritalarda günlerdir Define Adası'nın yerini tespit etmeye çalışıyor..
 “Beni kesin gözüne kestirmiştir...” Diyorum..  “Tek başına bir adam... Başıboş dolaşıyor..” Demiştir.. 
    Ertesi gün tekneden çıktığımda, yanıma yaklaşacak... Etrafta bizi gözetleyen biri var mı diye kısaca bir göz atacak..
 Ve bana alçak bir sesle fısıldayarak  “Sana güvenebilir miyim?”  Diyecek..
  Ben de “Evet” Diyeceğim..
“Seninle uzun bir yolculuğa çıkmayı planlıyorum.. Eğer kabul edersen.. “ Diyor.. 
  Ben “Nereye? Diye soruyorum....       
“ Okyanusa” Deyip kısa  kesiyor..  “Ne için?” Diyorum.. “Orasını açıklayamam..”  Diyor.

   Fakat ben bal gibi biliyorum.... Yolculuk  okyanusta bir Define Adası'na ..
 Benim görevim tayfa olmak... Istıralya tellerinin yanındaki ip merdivenden direğin tepesine çıkıp, ufukta görünen bir kara parçası var mı diye bakacağım.. Elimde uzayıp kısalan gemici dürbünlerinden var...
Posbıyıkla her şeye varım... Tamam da... Bu adam hazineyi bulduktan sonra beni ortadan kaldırmayı planlıyordur... Daha sonra boş boğazlık ederim diye...
İşte burası midemi bulandırıyor..

Saat gece yarısını geçti... Tuvaletin penceresinden bakıyorum... Posbıyık kaptanın ışığı hala yanıyor.. 
“Sen çalış kaptan.. Ben uyuyorum..”  Diyorum..
 (Arkadaş iyice  hayallere kaptırmış kendini.. Biraz daha kalsa, Karayip korsanı olup dönecekmiş..)

Ertesi sabah, erken saate  hayallerimi ve Posbıyık Almanı limanda bırakıp sessizce Myrina dan ayrılıyorum..
YALNIZLIK;

    Yol 52 mil.. Hava orta şiddette sancak orsadan geliyor.. Böyle orsalarda benim cenova çalışmıyor.. Ana yelkeni tam açtım, hafifte motor. Harika bir karışım oldu.. 6,5 nottan aşağı düşmüyorum.

Limnos'tan uzaklaşırken bu adayı iyice gezemediğime üzülüyorum..
Motosiklet kiralamak istedim... Fakat kiralayacak hiç bir yer bulamadım.. Yürüyerek kasabanın dışarısına kadar gezdim... Sokaklarını gezdim... Ancak bu kadarını yapabildim..

  Hedefim Limenaria...  Thasos adasının güneyinde bir yerleşim yeri ..
 
    Dün oto pilotun kitapçığını iyice karıştırdım... Resetlemek  lazım gibi  bir şeyler diyor... Denedim.. Bugün yolda motorla giderken uzun bir süre doğru gitti.. Sonra tekrar sorun çıkarmaya  başladı.. Yelkenle giderken çalışmıyor... Bir de rüzgar arkadan gelirse çalışmıyor.. Çalışırsa şaşarım..

Uzun yolculuklara alışmaya başladım... Elli, altmış miller normal geliyor.. Yalnız olduğum için, yolda biraz yeme içme sıkıntısı çekiyorum, o kadar..

Yalnızlık neden bana iyi geliyor..?  Yalnızken ortaya çıkan cesaretim, maceracı ruhum, yaratıcılığım, yanımda birileri varken yok oluveriyor.. Yalnızken devleşen ben, kalabalıklar içinde bir çocuk kadar etkisizim.. Yalnızlıktan besleniyorum... Yalnızlık beni çoğaltıyor.. Sıkılmıyorum..

  Uzun yolda bazen canım kahve istiyor.. Filtreli kahve.. Ama yolda çok zor..
 
Bu sene kahveye düşkünlüğüm arttı.. Kahve çayın yerini aldı..
 Teknede kahve olayına iyice taktım..   Kahve öğütücü aldım.. Tekneye kahve  çekirdeği stokladım.. Frenç pres aldım... En derin inceliklerine kadar uyguluyorum..
  Tek zevkim bu zaten..

  Öğleden sonra Limenaria limanına girdim. Liman tam düzene kavuşmamış. Çalışmalar var.. Derinlik tehlikeli.. Orta yerinde bir sığlık var.. Tam oturmalık..  Ben de oturdum.. Ama hemen geri tornistanla kolay kurtuldum..
Nereye yanaşacağım belli değil. Karşıda iri yarı birkaç balıkçı teknesi var.. Orası olabilir deyip, burundan yanaştım.. Tek başına, yardımsız.. Kıçtan demir at. Burnu ayarla, karaya atla , halatı bağla.. Bu kadar basit..
Perişanım..
12. Gün

ÇİUUUUUVVV;

Akşama doğru yanıma Yunan bayraklı büyükçe bir  Jeneau yelkenli yanaştı. Teknede dört, beş kişi var...... Yunanlı denizcilerde  de ne selam var ne sabah.. Şu Alman, Hollanda'lı, Fransız teknelerin gözünü seveyim..
Karada ki Yunanlılar ne kadar iyiyse, denizdekiler de o kadar tersi.. Buralar bizim havasındalar..

Akşam hava karardıktan sonra teknede otururken bir ses işittim, “çiuuuuuuvvv” diye... Tekneden fırlayıp bu ses te ne diye baktım... Yandaki  Yunan bayraklı Jeneau teknesinin ucunda 30 lu yaşlarda biri balık tutuyor..  Limanda, gece vakti!!....Böyle bir teknenin burnundan..... İnanamadım.. Üstelik elindeki olta takımı son derece mükemmel.. Yanında da bir olta takım çantası var.. İçinde her türden ekipman var.... Tam profesyonelce...

Bu saate burada ne balığı olur?  Üstelik oltayı fırlattığı yer benim girişte oturduğum sığlığa denk geliyor...  Yani bir metrelik bir derinlik..
Kafamda bir sürü soru işreti oluştu... Delikanlının kafada bir sorun olabilir diye düşündüm.. Fakat yüzüne baktığımda son derece ne yaptığını bilen bilinçli bir insan görüyorum..
 Tekneye girdim... Birkaç dakikada bir ses tekrar ediyor.. Çiuuuuvvv.....
  Sesin bana verdiği hiç bir rahatsızlık yok.. Ama durumu çözemiyorum.. Tatmin edici bir cevap arıyorum..
Kararlılıkla dışarı çıktım... “Sen ne yapmaya çalışıyorsun?”  Diye soracağım..  Fakat dışarıda soruyu soramıyorum... Adam kendinden emin, balık tutmakla meşgul... Ben de bir şeyler arıyormuş gibi yapıp, tekrar tekneye giriyorum..
  Keşke  diyorum, bir tane balık tutsa da ben yanılmış olsam... “ Demek ki bu saate burada balık tutuluyormuş.” desem.. Ama yok... Olamaz ki..
Yürüyüş yapan birine  “Nereye gidiyorsun ?”  diye sorsalar, cevap olarak “Hiç bir yere gitmiyorum... Spor  olsun diye yürüyorum. ..”  Cevabını verir.. Bunun bir açıklaması var.. Ama bu arkadaşın yaptığı iş ne kalori yaktırıyor, ne de kas yapıyor...
Arada ses tekrar ediyor.... Çiuuuvvv..
Bu sese niye bu kadar takıldım ki..?

Herhalde bu ses bana, olmayacak şeylere boş yere umut bağlamanın saçmalığını hatırlatıyor...
Herhalde bu ses bana, ne kadar yanlış yerlerde boşuna çabalar harcadığımı hatırlatıyor..
Herhalde bu ses bana, hayatta cevabını bulamadığım soruları hatırlatıyor... 
Ondandır..

Bu satırları yazarken ses yineledi....
Çiiiuuuuuuvvvvvv....
.......................
Ertesi sabah motosiklet kiraya veren büyük bir yer buldum.. Onlarca motosiklet var.. Hepsi de scooter..  Ben hayatımda hiç scooter sürmedim.. Hep vitesli.. Bacaklarımın arasında benzin deposu olmalı.. Neyse buna da alışırız dedim, bir tane kiraladım.. Hemen alıştım.. Kolaymış..

Yola çıktım..  ..Hava da çok güzel..  Girip çıkmadığım köy, kasaba, yer kalmadı.. Yolda Thassos tan önce Panagia  köyü var.. Bir dağ köyü.. Meydanı çok hareketli ve restoranları bol.. Önünde büyük çınar ağacı olan bir  restauran var... Öğle yemeğini orada yedim...
 
Garsona karşı masada yemek yiyen birinin tabağını işaret ettim, “Bana da ondan getir..” Dedim.. Yemekten anlamam... Ne yediğimi de bilmiyorum..   Sadece doymak için..

  Bu gün günlerden pazar.. Yol boyunca bir şey dikkatimi çekti.. Öğleden sonra insanlar evlerinin bahçesine uzun aile sofrası kurmuşlar.. On, on iki kişilik kadar.. Uzun büyük mangal yakıyorlar.. Kuzu çevirme, yada başka türlü şeyler pişiriyorlar..  Topluca yiyip içiyorlar..
    Bir çok evin bahçesinde aynı şeyi görünce dikkatimi çekti.. Pazar günleri, öğle sonrası ya bu bir gelenek, ya da bugün özel bir gün...
   Gerçekten unutamayacağım bir gün oldu.. Bu güzel günün  bütün detaylarını anlatamayacağım.. Çok uzun sürer... Manastır da olanlar, antik mermer madeni, restaurant daki garson sohbeti, marketteki küçük kız terörü... Yok anlatamam.... Yorucu..

Bu arada, bunu yazarken aklıma geldi..  Geçen sene yaptığım gezide bol bol makarna yapıp yemiştim.. Bu yolculukta henüz hiç yapmadım.. Şimdi fark ettim...
13. GÜN

 “NOTHING”

Sabah yorgun kalktım..
   Lumbozlardan baktığımda dışarısını  göremedim..  “Ne oluyor ?” dedim.. Tekneden çıktım ki yanımda 3 katlı bir bina var.. Gece yanıma büyük bir Azimut motor yat yanaşmış..

Sahibi selam verdi..  Konuşkan biri ... Bulgaristan lı imiş.. Ailece geziyorlar ve ailece kilolular.. İstanbul'u çok iyi biliyor..  Alışık olmadığım bir tarzda konuşuyor..
   Bana “Teknenden  memnun musun?” Dedi. “Evet .” dedim. (Yalan söyledim.! Ağzımdan kaçtı..!)  İnanmadı. “Ben bundan bile memnun değilim.” dedi. Siyah gözlükleri var.. Yüzünün ancak yarısını görüyorum..

“Ne iş yapıyorsun?” dedim. Hafif sırıttı..  “Nothing.”dedi.
 
Yarım saat sonra  çekip gittiler...
 Kafamda bu sorular kaldı;
 
  Nasıl bir meslek ki bu  55 lik  Azimut'u beğenmiyor.. ?
  Bu yaştan sonra “Nothingçi”  olsam,  55 feet bir Hallberg Rassy'im olur mu acaba..?
................................
Bugün hep yağmur yağdı..  Üzerimde dünkü motosiklet gezisinin yorgunluğu var.. Balıkçılar gelip teknemin yerini değiştirmemi istediler..
“Yalnızım, yorgunum.. Bakın çaresine..” Dedim. 
“Tamam” dediler.
Beni birkaç metre sağa aldılar.. Daha sonra da  bir kaç  kez daha yer  değişiklikleri yaptılar...  Hiç ellemedim...
Kendileri bilir, beni ilgilendirmez...
................................
   Limenaria yı  Myrina'dan sonra pek beğenmedim.. Arada bayağı bir kalite farkı var.. Limenaria daha yeni bir yerleşim yeri.. Tarihi yapılar yok.. Bizim sahil kasabalarında ki yapılanmalara benziyor..
 Etrafı çam ormanı..  Fırsat buldukça ormanda yürüyüşe çıkıyorum.. Bu akşam yürürken ormanın bir yerinde o kadar çok bülbül( öyle sanıyorum) sesi vardı  ki, “Burada senfoni orkestrası kurmuşlar.” dedim.. Oturup biraz dinledim... Hiç birisi ritim ölçüsünü bozmuyor.. Hiç birisi yanlış nota basmıyor.... Harika....
  ........................................
Bu satırları yazarken dışarıda müthiş bir yağmur var.. Vakit gece yarısı... Bilgisayar da Julide Özçelik'in “Bu gün neden gelmedin” şarkısı... Yer Limenaria...
Ve ben bu saatten sonra kahve yaptım.... Öyle güzel bir zaman ki..  Şarkı sözü yazasım  geldi;
Bu kahve hiç bitmesin...
Bu şarkı hiç bitmesin...
Bu yağmur hiç dinmesin...
Bu gece hiç bitmesin..

Üstelik yarın yola çıkacağım.. Adanın kuzeyine...
14. GÜN

   BUGÜN ÇAMAŞIR GÜNÜM;


Fazla uzun bir yol değildi... Kıyı seyriyle kuzeye doğru döndüm.. Thassos'un limanı çok geniş.. Ve bu koca limanda sağda soldaki tek tük tekneleri saymazsak neredeyse tek başınayım..
 
Bu gün Tassos ta ikinci günüm..
   
Thassos yeşillik ve dağlık bir ada.. Suyunun bol olduğu her halinden belli.. Muhteşem çınar ağaçları var.. Bu büyüklükte bu kadar güzellerine rastlamamıştım.. Bütün liman arabalı vapur..  Birkaç ufak tefek ayrıntı dışında kasaba enteresan değil.. Eski limanın oradaki tarihi ev, çınarlar , antik kalıntılar..vs...
Ama ben bugün de buradayım.. Acelem yok.. Daha sezon bile başlamadı.. O kadar güzel koylar gördüm ama birinde bile ayağım denize sokamadım..  Banyo bir sorun.. Teknede dar alanda pratik banyolar yapıyorum.. Kendi evimdeki banyo aklıma geldikçe “ Delisin sen!” diyorum.
 
   Bugün Thassos'ta kalmamın bir sebebi de çamaşır yıkayacağım. İskele de bol su var.. Benden başka kimse yok.. Çıkarırım küçük tüpü iskeleye. Üstüne kovayı koyarım.  Çamaşırlarımı kaynatırım.. Çocukluğumda annemin yaptığı gibi.. Ben gezginim.. Bir şekilde yaşamam lazım..

  Bir yerlerde okumuştum.. Hayatta ya oyuncusun, ya da seyirci.. Oyuncu olmak daha doğru galiba.. Hiç bir şey yapmadan yaşadığımız o kadar çok zaman var ki, yazık.. Hepsi bir birinin aynı bin gün yaşamaktansa bir farklı gün yaşamak lazım.. Jimmy Hendrix “Sayı saymak değil, kilometre yapmak önemli.” demiş.. Öyle..   Doktorlarla, ilaçlarla  seksen, doksan sayı say...

  Yani özetle , hayatı yaşamak demek, iskelede çamaşır yıkamaktır.

Şu yolcu feribotunun kaptanına  gemi kullanmayı öğretemedim gitti. Yine limana öyle bir giriş yaptı ki, sallantıdan klavyenin tuşlarına basamadım..
Halbuki bu sabah adamına söyledim...
Thassos'ta son gün;

  Bugün antik tiyatroyu gezdim.. Antik tiyatroya doğru çıkarken  bir Alman çiftle  tanıştım.. Yirmili yaşlardalar... Medeni durumlarını bilmiyorum..
    Tiyatronun olduğu bölge tel örgüyle kapatılmış.. Kapısı kilitli.. Alman kız   ( adı Adriyan) “Tellerin altından geçelim” dedi.  Öyle de yaptık.. Tellerin altından sürünerek geçtik... Ben böyle bir şey yapmazdım... Suça teşvik edildim...   Suç ortaklığı insanları daha çabuk dost yapıyor..

Dönüşte arkeoloji müzesine beni de götürdüler.. Oysa hiç niyetim yoktu..   Müzede bir kadın heykelini erkek zannettim... Adriyan “Beni de  erkek zannetmiyorsun... Değil mi? “ Dedi..  “Yooo... hayır.. tabii ki...“ Gibi bir şeyler geveledim... Mahcup oldum..
 Sonra da benim tekneyi görmek istediler.. Tekneye getirdim.  Tekne feribotun yanında.  Uzaktan “İşte..!  Benim tekne..”  Dedim... Onlar feribotu görüyorlar.. Feribotun yanında çok küçük görünen benim tekneyi fark edemediler..  Martin( çocuğun adı bu) “ Neee? Sen bu feribotla mı geziyorsun? “ Dedi...
Çok güldüm..
    Teknede, frenç preste filtreli kahve yaptım.... İçtik.. Epey sohbet ettik... Ben bir ara Hitler'i sevdiğimi söyledim.. Adriyan çok kızdı..
   İyi ama ben adamı yakışıklı ve sempatik buluyorum... Ne yani şimdi, yalan mı söyleyeyim...?
.................
Thassos adasında iki büyük yerleşim yeri var.. Limenaria ile Thassos... İkisi için de söyleyeceğim şey “Görülmese de olur.”  Ben yerleşimlerini, yapılarını pek beğenmedim..

   Yarın sabah Keramoti önlerini turlayıp Kavala ya gideceğim..  Artık bu noktadan sonra daha kuzeye gidemem..  Ege denizi bitti....  Daha fazla zorlamanın bir anlamı yok... En iyisi tekrar güneye yönelmek.

   Her nedense , gittiğim bir yere bir daha gitmek istemiyorum..  İlk defa gittiğim yerlerdeki heyecanı  sonraki gidişlerimde bulamıyorum..
   Ege denizi biterse  n'aparım.. Düşünmek bile istemiyorum..
16. GÜN

“Only one night”

Bu sabah Thassos'ta liman polisine gittim.. Ayrılmak istediğimi söyledim.. İşlemimi yapan memur İstanbul'lu olduğumu öğrenince, İstanbul'u görmeyi çok istediğini söyledi.. Gurur duydum...

   İstanbul'lular İstanbul'da yaşamın zorluklarından isyan ediyorlar, dışarı çıktıklarında  havalarından geçilmiyor.. ( Yani,... ben )

   Soğuk bir havada Thassos'tan ayrıldım.. Önce kuzeye rota tuttum.. Ortadaki adanın etrafından dolaşarak Keramoti önlerine geldim.. Sadece dolaşmak için..
   Sonra  batıya Kavala ya döndüm.. Rüzgarı tam kafadan alarak, Kavala ya geldim.. “Limanda yer bulamazsam, şöyle bir bakar, çeker giderim.” Dedim.

Limanda yol tarafında yedi, sekiz yelkenli duruyordu. Zannederim hepsi de charter tekneleri.. Bumbalarında yazıyor..
 Aralarında bir boş yer var.. Yanaşmayı düşünürken teknedekiler çıktılar, “ Burası sahipli. Olmaz “ Dediler..
 “ Taa Türkiye'den geliyorum.”  Dedim..     “Only one night..! “
  Biran durakladılar, sonra okey verdiler..

   Kararlarını değiştirmelerinde neyin etkili olduğunu bilmiyorum.. Tek kişi olmam mı?.. “Türkiye'den geliyorum..”  demem mi?  Yoksa  “Only one night ” rolümü iyi becermem mi?  Bilmiyorum..

    Bir anda yanaşmama yardım eden 4 kişi oldular..   Hepsi de usta denizci..  Şimdiye kadar yanaşmalarımda bu kadar fazla ve profesyonel yardım aldığım hiç olmamıştı..
    Ben kafadan yanaşıyorum.. İskele de biraz sorunlu... Pasarelamı yerleştirmeye çalışırken, yanımdaki teknenin sahibi “benim tekneye geçerek inebilirsin” dedi...
 Gördüğüm ilgiden çok memnun oldum..

Bu yer bulma işinin formülünü size söyleyeyim; Yüzünüzde acınası bir ifadeyle, parmağınızla bir işareti yaparak “Only one night.!”  Diyeceksiniz..  O  kadar.. 
 Bunu birkaç yerde yaptım..  Kesinlikle çok işe yarıyor..  Deneyin, tavsiye ederim..
....................................................

Hemen hızlı bir şehir turuna başladım.. Kale tarafının tarihi olabileceğini düşündüğüm için , önce oraya gittim.  Mehmet Ali Paşa'nın evini müze yapmışlar..  Ev dubleks..  Önünde ki meydanda da heykeli var... Heykel güzel.
Müzeyi girip gezdim.. Çıkışta resepsiyondaki görevli kıza “Kim bu Mehmet Ali ?”Dedim..
“Mısır'lı bir kahraman, ama burada doğmuş.” Dedi
Tartışmadım.. Bu adam Mısır'a vali olarak atanmış bir Osmanlı Paşası değil miydi..?   Mısır'da Osmanlı Devletine  baş kaldırıp bağımsızlığını ilan etmemiş miydi.?

  Bütün bunları tartışamam.. Antep'lilerin bir sözü var; “Adamın aptalı derdini mübaşire anlatır.” diye.. İşte ondan.. Tartışmadım..

Yürüyüşte üstüme adam tanımam.. Saatlerce yürüdüm.. Yarım günde şehri bitirmeyi kafama koymuşum.. Biraz fazlaya kaçtı galiba.. Merkezi çevreleyen bir kilometrelik daire içinde gitmediğim sokak, cadde, meydan kalmadı.. Şehir bitti.. Yarın yolcuyum..

Kavala'da “ Görülmesi gereken yerler. ” listemde yok.. Gidilmese de olur..
   Ben Kavala'ya “Kavala'ya gittim..” diye hava atmak için gittim..
18, GÜN

YORGO;

Sabah erkenden yola çıktım.. Halbuki akşam yatarken “ yarın öğlene doğru yola çıkarım .” diyordum.. Yalancıyım.. Bunu en çok kendime yalan söylediğimden biliyorum..

Tekrar Limeneria'ya  geldim.  Bu ikinci gelişim.. Aşağı iniş planlarım tam bir felaket.. Buradan aşağı inerken Pensuella Athos denen bir yarımada var.. Hani şu muhteşem dağın olduğu yarımada. Rod Heikell'in kitabına göre burada yüzyıllardır acayip bir tarikat yaşıyormuş..  Bu yarımadanın kıyılarında demir atmak, karaya ayak basmak tehlikeliymiş...
  Dedim “ Hakkı Abi'm buralara ayak basmışsa ben de giderim..”  Araştırdım.  Yok!  Hakkı Abi bile yanına uğramamış..

Neyse, durum şu;  Tekrar Limeneria'ya gelip buradan transit Diaporoz adasına geçmek.. Mesafe 60- 70 mil var.. Ancak giderim..
İşte tekrar Limenaria'ya geliş sebebim budur..
...............
Geldiğimde balıkçılar beni tanıdılar.. Benden kurtulduklarına sevinmişlerdi... Tekrar karşılarındaydım.. Yine güç bela beni bir yere sıkıştırdılar.. Çünkü geçen sefer kaldığımız yere sezonluk tur tekneleri yerleşmişler..  Yer durumu daha da sıkıntılı..

Balıkçının patronunun adını bilmiyorum.. “Yorgo” diyorum. O da bakıyor..  Yorgo ismi nereden aklıma geldi, bilmiyorum...
 Dedim ” Yorgo,  son bir kez idare et, yarın gidiyorum.”
Yorgo anlamıyor, ama “okey, okey” diyor..
Bazen dil bilmeden anlaşmak daha kolay oluyor....

Yorgo yanaşırken  benim teknenin 10 santim yanından geçiyor..
“Yorgo.. Vuracaksın..” Diyorum...
İlgisiz bakışları hiç değişmeden, “hayır “ anlamında hafifçe kafasını sallıyor...

    Dünyaya  boş vermişliğin resmini çek deseler, size Yorgo'nun yüzü derim. Yorgo'nun kaç yaşında olduğunu tahmin edemiyorum... 55 ile 75 arasında bir yerlerde olabilir . Çok içki içtiği yüzünden belli.. Sigarası hep ağzında.. Konuşurken dahi sigara dudağında yapışık duruyor.. Etrafındaki her şeye gereksizmiş gibi, boş gözlerle bakıyor..  Limandaki en güzel tekneye , boş bir konserve kutusuymuş kadar ilgisiz.....Dünyada onu heyecanlandıracak hiç bir şey olamaz...
   İşte, dünyaya boş vermişliğin fotoğrafı bu adam.. Bu yüz....
  (  Keşke resmini çekseydim.. Bütün gezi boyunca resmini çekmediğime pişmanlık duyduğum tek durum bu oldu...)

Az önce tırnaklarımı keserken iskeledeydi....
..........................................................
Bugünün ilginç anlarından bir tanesi de, karşı, iskelede duran balıkçı teknesinden adam güpe gündüz denize işedi.. Sonra da  hiç bir şey olmamış gibi, ağları tamir etmeye devam etti..

Bu ne yaa! Böyle bir şey olabilir mi?... Yasak sadece bize mi..?   Tamam o zaman...Madem öyle, bundan sonra ben de yaparım..
( Yaptın mı? diye sorarsanız ; Evet yaptım, fakat açık denizde .. Yalnız rüzgarın yönüne dikkat etmek lazım.. Bir keresinde rüzgarın yönünü dikkate almamışım.. Hiç hoş olmadı....)
(Arkadaşın terbiyesi bayağı bozulmuş...  Onun adına herkesten özür diliyorum.)
.........................................................
Gerçek hayatttan iyice koptum... Türkiye'nin gündemini bilmiyorum..  Survivor'da bile neler olduğundan haberim yok..  Oysa yakın takipçisiydim..
19. GÜN

ATHOS;

Bu sabah en uzun deniz yolculuğumu yapacağım. Limenarya- Diaporoz etabı... Aşağı yukarı 65 mil..
Sabah erkenden balıkçılar balığa çıkarken (saat 5 te)  seslerinden uyandım... Hazırlıklara başladım.. Erken çıkıp, Diaporoz adasının koylarına hava aydınlıkken varmak istiyorum..  Çünkü kılavuz kitapta adanın koy girişlerinin kayalık olduğu söyleniyor.. Bu nedenle gündüz girilmesi tavsiye ediliyor..

  Sabahın köründe motoru çalıştırdım, tam demiri toplarken demir takıldı..  Hay aksi!!!
  Demirimi orada bırakamam..   Demir bir tonozun  zincirine geçmiş.. Zincir çok kalın.. 
  Demiri tonoz zinciriyle birlikte bir yere kadar çekebildim... Sonra o sabah soğuğunda suya daldım.. Halatı  zincirden geçirip tekneye çıktım.. Halatı tekneye bağladım, demiri saldım.. Kurtardım.. Böyle uzun bir yolun başlangıcında ağır bir darbe aldım.. Yola yorgun ve üşümüş olarak başladım.. Nefes nefeseyim...
Beni çok uğraştırdı...

( Burada Mehmet Erem'e teşekkür ediyorum. İnternette, sitesinde bu durumda demir nasıl alınır diye bir videosu vardı. Oradan öğrenmiştim. Çok işime yaradı.)
 
Erken çıkacaktım ya, saat sabah 6 oldu.. Yola koyuldum... Hala  nefesim düzene girmedi..
Kendimi kandırmak için olaya romantik bir anlam yakıştırdım; “Limenaria beni çok sevdi, bırakmak istemiyor..”

Bir süre sonra güneş çıktı...  Önümde  Athos Dağı var..
   Bir dağ bu kadar mı güzel olur.. Sivri zirvesi, aşağılara doğru inen sarp yeşil yamaçları... Denizle buluşması.. Diyecek söz bulamıyorum.. Hangi yönden bakarsan bak, güzelliğinden hiç bir şey kaybetmiyor.. O da benim gibi, tek başına....  Üstelik başına bir bulut yerleştirmiş,  bir dağa  bu kadar yakışır... Bunu benim için yaptı.. Biliyorum.. Çünkü o da bana karşı ilgisiz değil.. Dağa aşık oldum..
  Athos kalbimin baş köşesine yerleşmiş durumda.....
 
Bir de kılavuz kitapta yazarın buraların bir tarikat tarafından yönetildiği hikayesi... Olay gözümde tam bir masal dünyasına döndü.. Athos  benim gözümde tam bir efsane oldu..

Dürbünü gözümden indiremiyorum.. Sarp yamaçlarına kurulmuş yerleşkeler inanılmaz..  Taş binalar, kuleler, surlar.. Buralarda nasıl yaşanır. Ne yenir, ne içilir.. Öyle yerlerde evler var ki çıkılması imkansız.. Bu insanlar niye buradalar..
 
     Büyülendim..  Hayal dünyam tam gaz çalışıyor.. Hobbit  filminde  gibiyim ... Hobbit filmleri serisi bir gerçek ve o insanlar burada yaşıyorlar... Size kalıbımı basarım..   
  Biraz sonra üstümden dev yarasa kuşlar uçacak diye bekliyorum.... 
Uçan olmadı... Fakat varlar... Sadece bana denk gelmediler..
  Ömrümüm bir yılını, burada yaşamayı çok isterdim....
    (Şu, filmlerle gerçek hayatı bir araya getiren hayalperest halim hiç değişmemiş.)

Körfeze döndükten sonra rüzgar sertleşti... Arkadan geliyor.. “Arkadan gelsin  k..  gibi gelsin.” derler ama hiç te öyle değil.. Çok dalga yapıyor, dümen tutmak çok zor.. Hızım iyi..6,5 not..  Fakat yatıp kalkmaktan bir hal oluyorum..  Dümeni düz tutamıyorum.. Orsa gitmeye razıyım.. Bu arkadan gelen dalga ile rüzgar beni çok hırpaladı..
 Diaporoz'a kadar körfezdeki yolculuğum çok yorucu oldu..

Athos ... Körfezin dalgaları... Diaporoz.. Şok üstüne şok..  Burası bir cennet.. Koylar inanılmaz.. Rüya devam ediyor... Uyanmaya hiç niyetim yok..

Bana hiç dokunmayın....Üç gündür hiç ara vermeden yollardayım..  Dinlenmeye  ihtiyacım var..
Hele böyle bir yerde....
20. GÜN

“GEBERİYORUM.”

Bugün Diaporoz'da ikinci günüm.. Hava bahar havası..  Kahvaltıyı havuzlukta yaptım.. Keyfime diyecek yok...

Ama üzerimde bir halsizlik var.. Kollarım kalkmıyor..  Dünkü yorgunluğun acısı bugün mü çıkıyor..?
 Öğlene doğru tekneyle çevredeki koyları keşfe çıktım.. Dönüp bir koya demir atıncaya kadar zor dayandım..  Ne diye  dolaştım ki..  Yorgunluktan ölüyorum...  Çare yok bugün yatıcam.. 

Havuzlukta patates çuvalı gibi oturuyorum.. Tekne demirde dönünce güneşte kalıyorum, ama gölgeye gitmeye üşeniyorum.. Öyle bön bön etrafa bakıyorum..

  Ah! diyorum şimdi bir kahve olsa da içsem.. Ama kim yapacak... Ben mi?  Çok zor...  Canımın istediği her şey kolumun menzil mesafesi içinde olsun istiyorum..

Aşırı tembelik... Yol yok, temizlik yok, yüzmek yok..
  Sık sık Ahmet Aslan'ın “Geberiyorum” şarkısını dinliyorum.. Zaten şarkı bilgisayarın tekrar modunda..   O kadar çok dinledim ki, gerçekten gebericem....

Bu şarkı da bana Cenk Gürsel'den  kaldı... Bir akşam onun “Gece Tayfası” radyo programını dinlerken çalmıştı.. Çok beğenmiştim..  Bilgisayara  kaydetmiştim..

Her şey bugün bana saçma geliyor..  Gözümde herşey anlamını yitirmiş durumda...   Hayatta saçma olmayan hiç bir şey yok... Hayatın kendisi saçmalık.. Ölüm bile...Hayata gelişimiz bile saçma bir sebeple başlıyor....... 

Yalnız olduğumdan mıdır nedir bol bol kitap okuyorum.. Öyle çok ciddi şeyler değil.. Günün popüler kitapları... Şu aralar Azra Kohen'in  Fi, Çi, Pi serisini okudum..

Fakat kitap okumakla ilgili tuhaf düşüncelerim var... Kitabın insanı aptallaştırdığını düşünüyorum.... Çünkü bende öyle oluyor.. Senede 30 un üstünde kitap okuyorum, hayatında hiç kitap okumamış birinin karşısında söyleyecek söz bulamıyorum...
   Hayatında tek kitap okumamış bir yakınım var...  Oturduğumuz zaman bana iki saat akıl veriyor... Hatta hiç tekneye binmemiş ve “ Dalga gelirse, teknenin başını dalgaya kır.” diyor.  Ben söyleyecek söz bulamıyorum.. Bütün bunlar kitaplar yüzünden.. Ben biliyorum... Terkedicem bu alışkanlığımı... Ama zor.. Yalnızlığımı paylaştığım tek şey onlar..
(Arkadaş burada aklına geleni yazmış.. Burada yazdıklarını dikkate almadan önce, konu girişindeki uyarı yazısını dikkate almanızı tavsiye edrim.)

Şurada birkaç gün kalsam ne iyi olur... Yüzerim... Karaya çıkar gezerim... 
Hem belki yarın hiç bir şeyim kalmaz..
KISA NOTLAR;

Teknem tam bir savaş aracına döndü.. Her tarafında lastik lekeleri , daha bir sürü izler.. Her gittiğim yerden bir işaret var... Teknelerini pasta cila yapan arkadaşlara imreniyorum.. Benimkinin halini görseler üstüne binmezler.. Daha bir sürü eksikte cabası... Günlerdir yollardayım.. Daha bir kere motor yerinin kapağını açıp motora bakmadım.. Yağı, suyu ne durumda bilmiyorum.. Sadece biniyorum, gidiyorum...
Hepsi bu..


Yolda genellikle,  bir terslik yoksa, ana yelken ikici camadanda gidiyorum..  Rüzgar olsun olmasın...  Bir yelkenli tekneye yakışan bu... Yoksa, yelkenler kapalıyken, dümdüz bir salata tabağının ortasına bir çubuk dikmişler, gidiyor gibi .. Hiç hoş değil..  Çok çirkin..

Artık taze ekmek almıyorum.. Yollarda zor oluyor.. Buralarda marketlerde paketlenmiş kuru ekmek var.. Küflenme derdi yok. Aylarca kalabilir.. Onu keşfettim, daha kolay oluyor.. Ama yine de Allah kimseyi kuru ekmeğe muhtaç etmesin.

Sivrisinekleri özledim.. İnsanı rahatsız ediyorlar ama yazın geldiğini de onlarla anlıyorum... Şu ana kadar bu yolculuğumda onlarla hiç karşılaşmadım.. Mayıs ayındayız ama havalar hep soğuk.. Tekne yol alırken kaban, pantolon, içlik tam takımım... Sanki Kuzey buz denizindeyim..  O güzelim koylarda denizi tekneden seyrediyorum..
Sivrisinek demek yaz demek, sıcak hava demek, deniz demek, yüzmek demek... Daha ne diyeyim..
Sivrisinekleri ben özlemeyim de kim özlesin...
    Ah! diyorum şöyle kafamın üstünde vızıldayarak bir tanesi uçsa ne olur yani.. İlk gelen sivrisinek istediği kadar kanımı emsin.. Hiç dokunmayacağım.. Söz..

Bazen tekneme haksızlık ettiğimi düşünüyorum.. Onunla ne zor şartlarda ,ne yolculuklar ettik.. Hepsinin de üstesinden geldi... Daha önce kullandığım  bir tekne olmadı.. O nedenle bir kıyaslama yapma şansım yok...
Tasarım olarak yeni dizayn edilen tekneler gibi geniş bir havuzluğu yok.. Arkaya doğru daralıyor... Bu tasarım daha mı doğru, bilmiyorum... Kendisi 34 feet. Fakat bu sene her türlü şartlarda  yüzlerce mil yol kat etik... Belki de iyi bir teknedir..
    Motor seyrinde 2000 devirle gidiyorum.. Hız olarak hiç birinde 6 nottan aşağı düşmedi..  Yelken seyrinde yedi notları çok kere buldum..
Bence bu tekne fena değil.. Ha... Ne dersiniz ...?
22. GÜN

Bakışlarla Çatışma Ve Balıkçılar;

Porto Koufo'ya yola erken çıktım... Sabah erken olunca yemek iştahım hiç olmuyor..  Kıyı seyriyle yarımadayı döndüm..  Dönerken bir kaç koy vardı.. Şöyle bir uğrayıp kolaçan ettim.. Kimse “Abi önümüzden geçtin de, bir uğramadın.”  Demesin...  Sonra yola devam ettim..
   Bu yol boyunca kumsalı olan birçok  küçük koy var, ve hepsinde bir sürü karavan var.. Buralarda karavan tatilciliği çok yaygın..

Porto Koufo çok iyi gizlenmiş bir koy..  İki kayalık dağın arasından geçip hiç beklemediğiniz bir manzarayla karşılaşıyorsunuz.. Gizli bir koy ve etrafı yemyeşil...  Ufak bir yerleşim de var. Koufo'yu beğendim..
 
Koyda derinlik çok fazla.. Demir attığım yer çok derin..10-15 metre var.. kıyıdan en fazla 50 metre açıktayım.. İnanılmaz bir şey.. 

Benim ırgat geçen sene bozulmuştu... Hala bozuk.. Hadi demiri attık ta, kol kuvvetiyle nasıl toplayacağız.. Sorun bu..  Beş, altı metrelere alıştım artık, ama bu biraz fazla.. 

    Akşama doğru tekneden çıktığımda bir anda yanımda bir başka yelkenli tekne gördüm...  Fransız bayraklı.. Ne zaman demir atmışlar farkında değilim..  Karı koca havuzlukta yemek yiyorlar..
 
  Bir süre sonra teknelerimiz bir birine çok yaklaştı.. Bana endişeli gözlerle bakıyorlar, ama bir şey söylemiyorlar...  İnsana uzak duran tipler.. Bir birimize kötü kötü bakışlar fırlatıyoruz..
    Bana “Koyun ortasına demiri atmışsın.. Başkasını hiç düşünmemişsin.” Bakışları atıyorlar...Ben de onlara “Önce ben geldim.. Ne yani kimin geleceğini mi düşüneceğim..?”  Bakışlarıyla karşılık veriyorum..
  Oysa umurumda değil..  Dışarıda gülmemek için kendimi zor tutuyorum.. İçeri girip koy veriyorum..

   Gereksiz bir tedirginlikleri var.. Onların sürdürdüğü bu tedirgin davranış beni oyunun içine daha da çok çekiyor...
   Sanki dünya yörüngesinde dönen iki uydunun çarpışma  riskini taşıyoruz. 

  Teknesine titizlil gösteren biriymişim gibi, arada dışarı çıkıp krom boruları siliyorum..
    Havuzlukta  dolaşırken onlara ters ters bakıyorum..  Sanki “ Bakın tekneme dokunursanız bozuşuruz.. Tekneler birbirine değerse, bu işin sorumlusu sizsiniz..”  der gibi..     

  Tedirgin oldular.. Hava kararmadan demiri toplayıp koyun aşağısına gittiler, oraya demir attılar..

Çok güldüm....  Allahım  yaa!....  Ben niye böyle yapıyorum...?
...........................
 
     Gece hava karardıktan sonra büyük balıkçı tekneleri iskeleye geliyorlar.. Ama şimdiye kadar böylesine güzel, donanımlı bu boyda balıkçı tekneleri görmemiştim..  İskelede akşam vakti tam bir hareket başlıyor.. Dev projektörleriyle etrafı aydınlatıyorlar.. Bayram yeri gibi...
   Havuzlukta oturup saatlerce onları seyrettim..  Onların heyecanlarına katıldım..  Ve bütün bunlar benim yüz metre ilerimde oluyor..
 
    Kendimi o teknelerden birinde çalışan bir tayfa gibi hissettim..   Sanki bütün gün açık denizde onlarla birlikte ağ sermişim, balık yakalamışım. Akşam da günün yorgunluğuyla ve işini yapmış bir insanın tatmin duygularıyla limana dönmüşüm.. Biraz sonra köyün kenarında ki evime gideceğim.
    Karıma, çocuklarıma bugün ne kadar balık yakaladığımızı anlatacağım.. Kaptan'la  patronun arasındaki husumetten söz edeceğim... Ama sonra “Benim için hava hoş.. İkisi de beni seviyorlar...“  Diyeceğim..

 (Bu hikaye,  arkadaşta ki  Sait Faik etkisinin izlerini taşıyor....)   

 Herkes gitti... Projektörler kapandı.. Hala bir kıpırtı var mı diye bakıyorum.. Yok...
     Yarında burada kalmalıyım... Bunu bir daha yaşamalıyım.. Soğuk gecede, kabanımı giymiş olarak , elimde sıcak kahvemle onları seyredip tekrar hayaller kurmalıyım..   Doyamadım....
 
Burada bir akşam daha kalmamın sebebi  budur....

Buradaki bülbüller de bir tuhaf... Gecenin karanlığında bile ötüyorlar..
24, GÜN

“Nea Marmaras 1. Gün”

     Porto Koufo'da sabah 15 metreden demiri kolla çekmek epey zor oldu.. Bir ara mola verdim.. Bittim.. Tekne aldı başını gidiyor.. Demir denizde ... “Nereye gidersen git... Yoruldum..”  dedim.
   Neyse boş verin..... Bir türlü oluyor işte..

    Kısa bir seyirden sonra Nea Marmaras'tayım.. Sabahın köründe.. Saat daha 9 bile değil.. N'apayım Porto Koufo'dan erken çıktım.. Burası da yakınmış.... Böyle oldu...

Erken olmasına rağmen iskelede beni birkaç tekne sahibi karşıladı. Kolay yanaştım..

Nea Marmaras'ın yanında bir marina var.... Nothingçilerin marinasıymış.... Hepsi lüks yatlar... Bizim gibileri kapıdan sokmuyorlarmış..... Öyle dediler...

Sert bakıştığımız Fransız çiftle burada da karşılaştık.. Yine bana ters ters baktılar... Ama ben iki gün önceki oyunu devam ettirecek havamda değilim.  Öylesine geçip gittim...

Hiçbir sebep yok iken nasıl böyle bir düşmanlı oluştu hiç anlamıyorum... Ama ben düşmanlarımı sevmeye başladım.. Söz veriyorum bir daha ki karşılaşmamızda, en sempatik halimle gönüllerini kazanmaya çalışacağım..

Burada yabancı olarak bulunan herkes  Balkan ülkelerinden.. Romen, Bulgar , ya da Sırplı.. Türkiye'nin ve İstanbul'un buralarda  itibarı var.. Ben Türk'üm deyince fark yaratıyor. Hele bir de İstanbul deyince fark çarpı iki oluyor.. İstanbul'un nüfusunu biraz daha abartıp 25 milyon diyorum.. İki tane Yunanistan diyorlar..
  Bizim bir AVM miz sizin bütün bu kasabayı satın alır havalarında, kasıla kasıla geziyorum...       
  Ama kimsenin salladığı yok..

Yan teknelerde ki Romen arkadaşlarla ara sıra  konuşuyoruz..  Önlerinden geçiyorum, bazen beni kahve içmeye çağırıyorlar. Hepsi erkek grubu.. Bana güven vermiyorlar... Yaşı  altmışın üzerinde bir abi var, kulakları küpeli.. Küpeler farklı..  Birinin kolunda içinde kadın figürleri de olan karışık bir dövme var..
Onlara uyarsam beni yoldan çıkarırlar.. Ben temiz ve düzgün bir insanım.. Bu durumlar beni bozar.. Mesafeyi korumalıyım.. Yoksa Türkiye'ye döndüğümde,  bütün vücudu dövmeler içinde, kokain bağımlısı  bir korsanınız olur.. Bunu istemezsiniz herhalde.....

Bugün buranın pazarı kuruluyor..  Hemen iskelenin yanında... Pazardan alış veriş yaptım.. Bizim pazarlara çok benziyor...  Yalnız satıcıların çığlıkları yok..   “Do-ma-te-se   geeeeeeeeeeeel!!”

Bütün gün yağmur yağdı... Öğleden sonra da çok sert bir rüzgar çıkıyor, saat altı da kesiliyor.. O saatlerde tekneyi bırakıp bir yere gidemiyorum..
 
    Bu arada, Nea Marmaras'ta kendimi ve yazılarımı anlattığım bir video çekmiştim..  Aniden, hazırlıksız.....  Yayınlayabilirsem onu yayınlarım...

İşte... Aşağıda.... Konuşma özürlü birinden ancak bu kadar..


“Nea Marmaras 2. Gün”

Bu gün buralardayım.. İskelede orada burada vakit geçiriyorum.. Komşularla sohbet ediyorum..

Tekne sahibi olan abi, tekneden “Benim kızım” (my daughter) diye söz ediyor.. Ben kendi kızından bahsediyor sanıyorum.. Sonra da  zor toparlıyorum..
“Nedir bu?”  Dedim
“Tekneler kızımız bizim.” diyorlar... Onun için “she” denir..
  İngilizcede de böyle olduğunu biliyorum.. Ama koskoca bir saçmalık bu.. Araba nedir ? “He” mi?.  Ya motosiklet.... Ona da bir ifade var mı?   İnglizlere uyarsak arabanın direksiyonunu da sağa almamız gerekir.. 

  Tekneye kızım diyen biri, günü geldiğinde onu en çok para veren birine satmamalı.. İnsan kızını satar mı?
Ancak ona çok iyi göz kulak olacağına inandığı birine vermeli.. Hatta kızı gittiği yerde rahat etsin diye destek bile olmalı..
Ya da bütün bu saçmalıkları bırakıp o sadece bir tekne demeli..

Bu durum bana bir olayı hatırlattı;
Yıllar önce yaz tatilinde kaldığım bir apart otelin arkasında ki köy evinde, otel yerinin sahibi  teyze yaşıyordu.. Sabah erken kalktığında, otelde kalan birilerinin köpeği (oynamak için herhalde) teyzenin üzerine koşmuş.. Teyze de yerden bir taş alıp köpeğe atmış.... Sabah otelde köpeğin sahibiyle olay koptu.. Arabulucu olmak bana düştü...

“Teyze sen niye Leydi'ye (köpeğin adı bu) taş atıyorsun? “ dedim
“Onlar da köpeğine sahip olsun..” Dedi
“Ona köpek deme kızıyorlar.. O bizim kızımız diyorlar... Onun adı Leydi” dedim...
Teyze “Ne yani köpeğe köpek diyemeyecek miyiz?” Dedi
“Evet..” Dedim
Teyze “ O zaman, onlarda benim koyunlarıma (beş altı tane koyunu vardı ) “koyun” demesinler. Onlar da benim kızlarım.”  Dedi..

!!....?.........!!.....?..................?

Bütün bunlara gerek yok.... Kafamız karışıyor...
.....................................................................

Nea Marmaras notları;

Ana karada bir yerleşim yeri olması sebebiyle her şey adalara göre daha ucuz..

Mazot tedariki zor.. Çünkü benzin istasyonları şehrin dışında... Mesafe biraz uzak.. Mazotun litresi 1 Euro..

Yerleşim pek hoş değil... Bizim yerleşim yerlerine benziyor... Kilise dahil, eski ve tarihi hiç bir yapı yok.. 
     Limanı biraz karmaşık.. Eski kopmuş iskeleler ortalarda duruyor.. Fakat tekneye yer bulmak zor değil... Çok alternatif yerleri mevcut.. Elektrik, su bedava... Tam yatmalık bir yer.. Ben 3 gün kaldım..
Market olarak yetersiz.. Süper market yazan yerler bir bakkal dükkanı kadar..
     
Her Yunan kasabasında olduğu gibi bol bol restaurant var..  Ama benim ilgi alanıma girmiyor..
  Benim için,  iyi bir  restoranda yenilen balık veya bonfile ile konserve kutusundan plastik kaşıkla yediğim barbunyanın hiç bir farkı yok..

Geldikleri limanda ilk yaptıkları şey, akşam yemeği  için bir restaurant araştırmak olan insanları duydukça  deliriyorum.... Başkaları için önem derecesi birinci sırada olan bir şey , benim listemde niye hiç yok...?  Hatta en diplerde bile....

   Nea Marmaras görülmese de olabilecek yerlerden biri..

  Burası bana yetiştiğim varoşları  hatırlattı..
(Bu bölümü yayınlamakta çok tereddüt yaşadım.. Yollarda yazılmış bu yazı dizisini olduğu gibi yayınlamak için kendime söz vermiştim.. Sansürsüz.. Bazı yerlerini sevmesem de yayınladım.. Fakat aşağıdaki yazı  beni çok fazla tereddütte bıraktı.. Yine de sözümde durup yayınlıyorum.. .)

Yer; Nea Marmaras / Akşam üstü. / Varoş üzerine düşündüklerim.

VAROŞ;

  İstanbul'un varoşlarında büyüdüm.. Kendimi varoş kültürünün bir parçası olarak tanımlıyorum..
Varoş ifadesinin tam kelime anlamıyla algılanmadığını düşünüyorum..
   Varoşlar şehrin etrafına mahallelerini  kurarlar ve şehri çepe çevre kuşatırlar...  Kenti kuşatan istila orduları gibidir..  Artık iş şehri ele geçirmeye kalır...
    Şehri ele geçirmenin en önemli unsuru yer edinmektir.. Onun için arsa ve sonrasında ev yapmak orada tutunmalarını sağlar... Bu nedenle varoş kültürün içinde gecekondu, arsa ve ev olayları yoğun bir şekilde vardır...
  Varoşlar gündüz kentin günlük yaşamının içine saldırır, girer, istila ederler... Ticaret, üretim gibi kentin iş dünyasının içinde bütünüyle yer alırlar... Akşam olunca kenti, kentlilere terk edip kendi gettolarına çekilirler..
  İş dünyasının içinde bütünüyle yer alırken, kentin sanat, kültür ve sosyal hayatının içinde hiç olmazlar..
« Son Düzenleme: Nisan 16, 2019, 20:03:38 Gönderen: Çetin Şahinöz »
Sea is my true love
*

    Çevrimdışı Çetin Şahinöz

  • * Gezgin Korsan
  • 415
    • Yaşadığı Şehir
  • İstanbul
    • Sosyal Ağ Hesapları
    • Tekne Adı
  • SİREN, İstanbul
Ynt: DENİZLERDE, TEK BAŞINA
« Yanıtla #261 : Nisan 16, 2019, 20:00:39 »
Kentte var  olabilmek için çok saldırgan ve savaşçı olurlar.. İş dünyasında bir varoşla kimse rekabet edemez...
Varoşlar kenti istila etmeye devam ettikçe kentin elit kitlesi kendine gettolar oluşturmaya başlarlar.. Artık elit kitle için yerleşim seçmekte tek kıstas kendi kitlesini bulmaktır..

İşte bu noktada parantez açıyorum;

    (Her ne kadar varoşlar kentin ekonomisini ve birçok bölgesini ele geçirmiş olursa olsun, kentin kültür, sanat, düşünce ve modern yaşamı kentli elitlerin elindedir..  Elit kitle toplumun her zaman medeniyet öncüsü olacaktır.. Bu değişmez.. Bu nedenle elit kitlenin çok iyi korunması, yaşamına kesinlikle müdahale edilmemesi gerekir... Müdahale edilirse bundan bütün toplum zarar görür..
    Fakat ne yazık ki bu anlayışı varoş kitlenin tamamından beklemek zor.. Çünkü demokrasi dediğimiz sayısal çokluğa dayalı sistemde gücü de eline geçiren varoşlar elit kitlenin hayatına müdahale etmeye başlarlar.. Ve kenti hem yapılaşma, hem de yaşam biçimi olarak yozlaştırırlar ...)

   Kentli insan ona çok naif gelir.. Çocukluğumuzda yanımıza gelen kentli çocukları bir kız çocuğu kadar zarif ve parlak tenli bulurduk..  Bizimle hiç bir konuda baş edemezlerdi.. Futbol, sokak oyunları, yüzme, kavga, bisiklete binme, hiçbirinde..
  Bütün yaşamımız sokaktaydı... Ev sadece yatmak içindi..
 Varoş kültürünün en uc noktaları  “favela”lardır. Rio De Jenauro'nun varoşları.. Biz onlar kadar olmasak ta, benzer çok yanlarımız var..
 Varoşlarda bir beceri edineceksen kendin edinirsin.. Öyle özel dersler, kurslar  hiç düşünme.. Ben de İngilizceyi Sultanahmet'te, Kapalıçarşı'da  öğrendim.. Arkadaşlarla ortak, bir eskiciden satın aldığımız gövdesi çatlak gitarla, gitar çalmayı öğrendik...  Futbol kulübümüzü kendimiz kurduk..  Formalarımızı kendimiz yaptık..  Satrancı, tahtadan oyarak kendi yaptığımız taşlarla öğrendik..      Yazın deniz kenarlarında kurduğumuz çadırı, bezini alıp,  kendimiz diktirdik... 
   Bu, elde etmek istediğimiz her şeyin çözümünü başkalarından beklemek yerine  kendimize aramamıza neden oldu..
  Varoşlar kendilerine veya çevreye verdikleri zararı çok önemsemezler.. Sonuç odaklıdırlar..
 
. Denizlerde alınacak tedbirleri bana anlatmakta zorlanırsınız.. Çünkü risk almak, yetişirken hayatımızda  normalleşmiş bir şeydi.. 
 Bugün teknemde olan eksikleri, benim önemseyip yoldan alıkonmamı bekleyemezsiniz..
 Plastik kaşıkla konserve yiyen bir adamdan,  modern bir toplum oluşturmakta öncü olmasını da bekleyemezsiniz..
Bugünkü karakterimde hala  varoş izleri taşıyorum..
Bu yolculukta bile..
26. GÜN

İSHAK KAPTAN;

Nea Marmaras günlerim sona erdi...
 
   Bu sabah saat 6.00 da yola çıktım.... Rüzgar tam kafadan geliyor....  Ana yelkenle biraz rüzgar yakalamak için çok uğraştım.. Rüzgar gülünün oku hem rüzgarın yönünü, hem de gideceğim yönü gösteriyor.. İkisi de aynı...
Oysa o sadece rüzgarın yönünü gösterse yeterli.. Gideceğim yönü ben bulurum..

Bir ara rüzgara  “20 derece dönsen ne olur? Kıyamet mi kopar? Şu koca denizdeki bir garibana azıcık faydan olsun !”  Diye bağırdım.. Fakat sallamadı..

Acaba “rüzgar duası” diye bir şey var mı?  Hani “yağmur duası” gibi..
 “Allahım bana rüzgar ver...........  270 dereceden................    14 knot .............” gibi..
   
    5-6 mil arkamdan bir yelkenli geliyor... Ful arma!!
  Ya nasıl olur ben ana yelkeni bile çalıştıramıyorum, arkadaş full arma geliyor .. Gıcık oldum..

Dayanamadım avazı çıktığı kadar bağırdım... “Ulaaaan !!   Bana artislik yapmaaaa  !!    Kapa şu yelkenleriiiiiiiiiiiiii !!” dedim...  İnanılmaz bir şey oldu... 5 dakika sonra yelkenleri kapadı....

(Burada iki mucize gerçekleşmiş... Birincisi adam o kadar mesafeden duymuş. İkincisi de adam Türkçe biliyormuş.)

Yol bu sefer bana nedense dayanılmaz ve sıkıcı geldi.. Sanki günlerdir yoldayım...  Git, git bitmiyor..
Yolda bir ara kendimden geçmişim.. Rüya görüyorum;   Tekne benim tekne değil.. Neyse, benim tekne olduğunu farz edelim.. Dümende biri var, tanımıyorum..
 “Kimsin sen?” diye soruyorum.. “Ben İshak Kaptan.” Diyor... 
“Allah Allah.. Ben bu güne kadar İshak adında hiç kimseyi tanımadım..” diyorum..  “Hatırlamazsın” diyor..
 “ Dümeni sen mi tutacaksın?” diyorum..
  Gözleri ufukta “ Evet “ diyor.” Uyu sen.”  Ben de uyuyorum..

Uyanınca “N'oluyoruz?” dedim. Toparlandım..  Kendi teknemdeyim.. Baktım rotam fena değil... Eh oto pilot az bir sapmayla da olsa işini yapmış...   Sorun yok...
  Akşama kadar rüyanın etkisi sürdü.. Halüsinasyon olabilir mi? Diye düşündüm.. “Ya rüya değilse? Ya gerçekse?”  Dedim.. 
   Aslında bir rüya ama sanki canım gerçek olmasını istiyor.. Bir hayalet kaptan gibi..

Altı üstü rüya işte... Amma saçmaladım.....

Bak şimdi yine kafama takıldı.........
Ya değilse.......... ?

Şu hayırsız oto pilotun adını İshak Kaptan koyayım.. Belki ben uyuyunca , benim yerime dümen tutar...
( Rüya biraz daha karmaşık ve uzundu.)

  Nihayet Panalgia koyuna geldim.. Yol bana uzun geldi.... Yorucu ve sıkıcı oldu.. Belki yelkenleri açamadığım içindir..
   
   Koyları oldum olası limanlara tercih ederim.. Limanlardaki yanaşma stresi koylarda yok..
Hele bu koy çok rahat... Her yere demir at.  Her yer müsait...  Koyun soldaki girintisine demir attım..   Masmavi suyu var, fakat dibi görünmüyor..

Önce ciddi ciddi denize girmeye niyet ettim.. Mayomu giydim... Ayaklarımı suya da soktum.. Ama sarmadı... Buzz.. Vazgeçtim..

 Berbat vaziyetteyim.. Saçlarım uzamış... Sakallarım da öyle.. Üstelik kirliler... Denize biraz girebilseydim, hiç olmazsa yıkanmış sayılırdım..
Ama boş ver... Kendimi beğendirmek isteyeceğim hiç kimse yok.. Karşımdaki yamaçtan bana bakan keçiler için mi?  Hiç değmez...

   Bugün kafamı bumbaya fena çarptım.. Akşama kadar acıdı..  Bumbanın kabahati yok... Ben çarptım..
Koyda yerleşim yeri yok... Telefon ve internet çekmiyor.. Rüzgar sert esiyor, fakat solugan yok.. Rahatsız etmiyor..
Dağlarda keçiler geziyor.. Gece konaklamak için çok ıssız.. Tam bana göre..
 
Akşam koya öyle bir sessizlik çöktü ki anlatılır gibi değil.. Deniz çarşaf gibi... Yaprak kıpırdamıyor..   Geldiğim saatlerdeki durumla ilgisi yok.. Büyülendim... Canım içeri girmek istemiyor..
Daha önceleri, böyle ıssız koylar ve bu uzun yolculuklar  beni değiştirdi sanıyordum... Ama öyle değilmiş, yanlış..  Günlük hayatıma döndükten bir hafta sonra fabrika ayarlarıma geri dönüyorum.... “Kırmızı ışıkta kornaya basan adam”  oluveriyorum.. 
   Belki de dünya seyahati bile bir insanı değiştirmeye yetmiyordur..

Karşı kıyıya akşamüzeri 4 tane küçük balıkçı teknesi geldi..  Birbirlerine aborda oldular.. Geceyi burada geçirecekler.. Bu kadar uzak mesafeden konuşmalarını bile duyabiliyorum..  Balıkçıların ışığı uzaktan içimi ısıttı..

Anlayacağınız bu akşam koyda yalnız değilim..
27. GÜN

YUNUSLAR, KOYLAR;

Panagia Koyu sabah inanılmaz güzeldi.. Durgunluğu, havası, sessizliği, herşeyi kusursuzdu.. Zor ayrıldım..  Alonnisos adasına gideceğim..

Panagia adasının bir manastır varmış.. Doğusundan giderek manastırı görmek istedim. Gördüm.. Çok enteresan değil..  Üstelik adanın bu tarafı oldukça kaba dalgalıydı..  Bir tek güzel şey, tam manastırın önünde oldukça kalabalık bir yunus sürüsüne denk geldim. Hem de büyüklerdi.. Yanımda ikişer ikişer suya atlayıp çıkıyorlardı.... Benimle oyun oynuyorlar..

  Bir kaç tanesi tam havuzluğun yanında atladılar..  Sonra  internette izlediğim, Japon balıkçıların yüzlerce yunusu  bir koyda sıkıştırıp katlettikleri  video aklıma geldi.. Benimle birlikte yüzen bu sürünün katledildiğini düşündüm.. Ürperdim..
    Şimdi  bakıyorum, bana hiç te eğleniyorlarmış gibi gelmiyorlar..  Sanki bana  “ Hey! Biz seninle oyun oynamıyoruz..  Dünyada bu kadar kötülük varken, sen bütün gücünü bu tekneyle dolaşmaya mı harcıyorsun...? ” der gibiydiler.. Üzerime biraz mahcubiyet geldi..
 
 Dümeni zor tuttuğumdan video çekemedim.. Zaten çekseydim iyice ayıp olurdu..

  Alonnisos adasının kanalına girince dünya değişti.. Sabah saatleri.. Deniz dümdüz. Manzara dayanılmaz.. Nerdeyse her koyda durmak istedim..   Hangi koya gireceğimi şaşırdım..   Girdiğim koylarda  “ Deniz soğuk yüzemiyorum ama burada bir kahve içmeden de gidilmez...”  Diyorum...  Demiri atıyorum..
   Kaç kere demir attım, kaç fincan kahve içtim hiç saymadım..  Bu kadar zevk alarak yolculuk yaptığım az olmuştur.. O kadarcık bir mesafede bütün günümü harcadım..

Votsi'ye geldim... Patitiri Limanı'nın gecelemek için uygun olmadığını duymuştum. O nedenle Votsi'yi tercih ettim.. Fena da olmadı.. Aşağıda yazdıklarımı saymazsak..
  Kıyıdan koltuk alarak demir atmış bir tekneyi görünce “Demek burada sistem buymuş.”  dedim.. Kıyıdan koltuk alarak yanaşma manevrasına başladım..
   Daha önce kıyıdan koltuk alarak hiç yanaşmamıştım.  Tek başına zor iş..

    Bu yanaşma ve ayrılma manevralarını genelde anlatmak istemiyorum.. Sıkıcı bir teferruat.. Fakat bunu özetle anlatayım;
  Etrafta kimse yok.. Koyda esinti var.. Bota binip halatı kıyıya taşıyıncaya kadar tekne kıyıdan  uzaklaşıyor.. Botla tekneyi çekmeye çalışıyorum..   Benim kürekle çektiğim mesafeyi  hafif bir rüzgar geri alıyor.. Bu esnada botun kürekle bağlantı yerindeki plastik koptu... Tek kürek kaldım..
  Güç bela diğer teknenin koltuk halatını yakaladım.. O teknede kimse yok..  Onun koltuk halatına tutunarak kıyıya ulaştım..  Kıyıda bulduğum bir demir kancaya halatı bağladım..
  Yine perişanım...
 
 (Bu yanaşmamın bir  videosu olmalıydı.. Epey malzeme çıkardı..)
 
Votsi'de yeni iskele yapıyorlar.. Çok güzel.. Bitmek üzere. Yaza hazır olur sanıyorum..
 Solugan fazla yok.. Fakat kıyıda kafe, taverna, yada market gibi hiç bir faaliyet yok..
Akşam üzeri Votsi'den  Patitiri'ye yürüyerek gittim.. Mesafe çok değil..

Patitiri oldukça hareketli bir yer..  Bir okulu bahçesinde yıl sonu törenleri hazırlamışlar... Oturup bir süre onları izledim.. Bizim okullardaki törenlere çok benziyor.. Spor gösterilerinin içine şişman bir kız çocuğunu da koymuşlar... Kız takla atamadı.. Öğretmen ona takla attırmak için çok uğraştı.. Hoş olmadı... Gerek yoktu..
   İlgimi çeken bir şey de, böyle bir ada için oldukça fazla araç kiralama firması var..  Bir motosiklet kiralamayı düşündüm. Günlük 20 Euro.. Adanın boyu 32 kilometre.  Bir tane köy var...  “Bir köy ve bu mesafe bana az gelir”, deyip vazgeçtim..

 Koylarda ettiğim rahatı limanlarda edemiyorum, demiştim..  Doğru... Mesela bu gece Votsi'de, dün geceki kadar rahat değilim..
28. GÜN

OMZUM AĞRIYOR;

Bu sabah buradan Skopelos'a gideceğim.. Yol uzun değil ama yine de her gün yola çıkmak yoruyor..
Üzerimde artık gitmeyen bir yol yorgunluğu var... Kaç limana girdim, kaç koy gezdim, unuttum.. Robotlaşmış gibiyim.. Daha da nerelere gideceğimi bilmiyorum.. Kayboldum..  Bazen sabah kalktığımda güneş tersten doğuyor.. Üstelik sol omuzumda da birkaç gündür bir ağrı var.. Çok zorlamaktan herhalde.. Demiri elle çek, botu indir, bindir vs...

   Sabah biraz oyalandım, hava sert esiyor...  Rüzgar biraz hafifleyince harekete geçtim..  Mendirekteki kayalıktan koltuk aldığım için işim zor..  Önce koltuk halatını toplamam lazım, fakat bu esnada  tekne yandaki teknenin üstüne düşecek.. Rüzgar öyle esiyor..

Neyse.... boş verin...Böyle detayları anlatmak beni yoruyor..  Oldu bir şekilde...
  Yanlız şu kadarını söyleyeyim, Çapamı çekerken, denizden halata dolanmış 20 kiloluk kaliteli bir admiralti çapa çıktı.. Artık bir yerlerde balıkçının birine veririm..
 
Yola çıktım.. Aç karnına.. Sabahın yorgunluğu da cabası.. Üstelik botu da tekrar tekneye aldım.. Omzumda ağrıyor.. Ölüyoruuumm... 

Dışarıda beni dehşet bir hava karşıladı.. Hava raporlarına buradan tebriklerimi iletiyorum..  Neredeyse tişört ile yola çıkacaktım.. Kabanın kapşonunu kafama takmadan duramıyorum..   
  Yelkenle  gitmeye çalışıyorum. Rüzgar adaların arasında durmadan yön değiştiriyor.. Ben de inatla onun kıvrak hareketlerine ayak uydurarak rüzgarla  dansımı sürdürüyorum.... Ana yelken ikinci camadanda... Cenova bende... belirsiz.. 
    Yolda yelken eğitimi veren bir tekneyle karşılaştım..  Kursiyerlerin hepsi ayrı ayrı selam verdi.. Tek selam yetmedi, epey elimi, kolumu kaldırdım.. Belki de ben onların hayallerindeki adamım..

İnsanın hayallerini gerçekleştirmesi zannedildiği kadar iyi bir şey değil..

Bir tekne almak, Yunan adalarını gezmek en büyük hayallerimden biriydi..  Ve yaptım...
 Eeee ne oldu şimdi.. ?  Cevabım yok..   
Ne yani şimdi kendime başka bir hayal bulup onu mu gerçekleştirmek için uğraşayım?

Gerçekleşen hayaller o ulaşılmaz masal dünyasından çıkıyor, sıradan bir gerçeğe dönüşüyorlar..
Allah kimseye hayallerini gerçekleştirmek nasip etmesin....

Skopelos limanına sert bir havayla girdim..  Kıyıya aborda olacağım.. Kıyıda yardım edecek kimse yok..  Kakıçla halatı halkadan geçirmeye çalıştım, olmadı.. Rüzgar kafadan geliyor.. Yanaştım tekneden atladım, arkayı bağlayacağım.. Önce önü bağlamam lazım ama ben öne gidinceye kadar tekne gider.. Olmadı, kafa açıldı, tekne gidiyor...  Güç bela son saniyede tekneye atladım.. Atladığım mesafe olimpiyat rekorunun biraz gerisinde.. O mesafeyi tekrar atlayamam.. Yeniden manevra yaptım...  Beni gören birileri iskeleye yardıma geldi... Ancak  yanaşabildim.. Onlar da Alman'mış.. Hep yardımı onlardan alıyorum.. Almanya'ya epey borçlandım..
 
Zor oldu..  İki kişiyle yolcukla, tek başına yolculuk arasındaki  zorluk farkı çarpı 4 tür..
(Amma sallamışım.. Bari iki katı deseymişim.)

  Buradan iyice dinlenmeden ayrılmayacağım..  Söz..   Omuzumdaki ağrının  biraz hafiflemesi lazım.. 
   
( Bu adamın söz verip te tutamamasından bıktım artık..)
29.GÜN

BERBER;

Skopelos, Sporades adalarına gelindiğinde mutlaka uğranılması gereken bir yer..  Bu takım adaların başkenti sayılabilir..
Limanın yanındaki, kaleye çıkan dar sokakları çok enteresan.. O kadar dolaştım, bir tek çıkmaz sokağa rastlamadım.. Hele bir kaç yerinde kafeler var ki, yüksekten manzaraya hakim, oturup bir kahve içmeden  geçilemiyor...
   Turizm çok hareketli.. Limanı konaklamak için uygun, oldukça geniş..  Marketleri kaliteli.. Kuzeyde, anakarada gördüğüm kasabalardan çok daha iyi durumda..

   Bugün önümdeki boşluğa 46 feet bir Jeanneau aborda olmaya çalıştı... Kalabalık bir gruplar.. Öyle kötü manevralar yaptı ve öyle zor yanaştı ki moralim yerine geldi.. Dün benim tek başına yanaşma çabalarım çok daha iyiydi..
(Çok kötü düşünmüşüm... Başkalarının kusurlarından mutlu olmak....  Yakıştıramadım kendime...)

Dün bulduğum demiri bir balıkçıya verdim... Çok sevindi.. Demir gerçekten iyiydi..

   Epeydir banyo yapamadım.. Bir türlü müsait bir imkan bulamadım.. Herhalde banyo yapmadan yaşamaya biraz da alıştım galiba..
     Bugünün enteresan işlerinden biri de berberde tıraş oldum.. Berber “Nasıl olsun?  Dedi. 
“Babanı nasıl tıraş diyorsan öyle.” Dedim.. Öyle de yaptı..  Farklı oldum.. 
    Berbere “Kötü kokuyor muyum ?”  Dedim..  Berber kokladı.. “ Yooo..” dedi.. ” Kötü kokmuyorsun.”   Banyo yapamasam da en azından saçımı yıkadı....
   Berber dükkanında sohbet iyiydi.. İki komşu millet olarak, birbirimize ne kadar kötülük yaptığımızı anlatarak günah çıkardık..

Herkes yemek fiyatlarını söylüyor, ben berber fiyatını söyleyeyim, saç kesimi yıkama dahil 12 euro... 
    Bazen farkında olmadan ne kadar “ilkler” yaşıyoruz.. Hayatımda ilk defa yurt dışında tıraş oldum..  İlk defa bir berber bana fiş kesti .
     Bu fişi Türkiye'de bir berberden fiş alıncaya kadar saklayacağım..

  Başka...; Bir de boş bidonlarıma mazot aldım.. Benzinci skooter motosikletiyle bidonları götürdü, getirdi..
Arkamda 20 metrelik bir Avusturalyalı tekne var.. Teknede kaç kişi var sayamadım..  En az 20 kişi vardır.. Maceraperest gençleri, dünya turu yaparak dolaştırıyor..
   Kaptanı yanıma geldi, konuştuk.. Gelip konuşmazdı da  Amerikan bayrağını ve Delaware yazısını görünce oradan geliyorum sanmış, ondan.. Yoksa etrafa pek pas veren tiplerden değil..

İşte, böyle şeyler......
30. GÜN

  ERİDİM:

    Bu sabah gitmeye hiç niyetim yoktu...   Sabah aheste aheste  kahvaltımı yaptım.. Buralarda “ Sailing Holidays” diye bir etkinlik varmış... Onların tekneleri limana dolmaya başladı... Hepsinde aynı donanım var.. Halbuki özel tekneler.. Tuhaf...
     Geldikçe geliyorlar..  Bizden yerleri boşaltmamız istendi..  Liman girişine, uzak köşeye gidip   tekrardan yanaşmam lazım.. “Gerek yok, bir gün önce çıkar giderim.” Dedim. Ve çıktım gittim..
 
    Çıkarken, önümde dün zor yanaşan teknedeki kadınlar havuzlukta, hepsi ayakta kolları bağlı, gözleri kısık, yüzlerinde şüpheci bakışlarla beni süzüyorlar.. Bakışlar aynen şunu söylüyor; “Ne işi var bu yaşta bu adamın tek başına böyle külüstür bir tekneyle taa buralarda??   Ne geçimsiz bir adamdır ki karısı, yada bir arkadaşı kendisiyle gelmemiş..”
 
 Ama öyle değil....
( Cemalettin !  Bu senin yakıştırman..  Kimsenin aklından geçeni tam anlamıyla okuyamazsın.)

  Daha önce Skopelos'ta biraz kalıp dinlenme sözüm vardı... Olmadı, tutamadım.. Sepetlendim..
Yolculuk yine adaların arasında sörf yaparak olacak... Yelkenlerle epey işim var..
 
     Adanın batı ucunda bir fener var.. Tam fener gibi fener.. Bazı yerlerde fener diye küçük bir demir direk dikmişler.. Ucuna  bir lamba koymuşlar.. Fener diyorlar.. Öyle fener mi olur..?  Gelsinler de bu feneri görsünler..
 
   Yine düşündüğüm gibi, rüzgar her yönden esti.. Ben de yelkenleri her şekle soktum..  Ve  Skiathos'a geldim..
   Limanı mendireksiz, denize açık bir yer..  Kıyıda tekneye yer yok... Bütün kıyı charter ve gezi tekneleriyle dolu...
  İskelede çok lüks, büyük bir motor yat var.. Rengi gri, camları siyah.. Oldukça etkileyici..  Ünlü bir İtalyana aitmiş..  Yanında boş bir yer vardı...Yanaşmak istedim..   Charter teknelerine aitmiş.. Olmadı...Benim “Only one night” taktiğim burada sökmedi.. Biraz daha ısrar etseydim arkamdan ayakkabı, terlik fırlatacaklardı..  Oysa hayatımda ilk defa bir şöhreti yakından görmek, belki de tanışma fırsatım olurdu..
 
 Hayatımda hiç şöhret birisini tanımadım...Sadece  bir Boat Show fuarında Hakan Erim'i gördüm.. Gezgin Korsan'da idollerimden.. Kolay mı, benim hayal bile edemeyeceğim ileti sayılarına ulaşmış... On bin bilmem kaç..
Yanına yaklaştım, koluna bile değdim...  Heyecanlandım..... çekindim.... Tanışamadım..
  Belki de “Ben de  Gezgin  Korsan'da  üyeyim.”  Dediğimde,   bana  “ Yürü git... Daha ileti sayısı yüzü bulmamış, kalkmış benimle muhatap oluyor.. “   Der, diye düşündüm..  Hatırlamıyorum..

Tek bildiğim şöhret yakınlaşması budur..
(Bu olay gerçektir..)
 
Bende koyun ilerisine demir attım.. Hem ben alargada kalmayı daha çok sevdiğimi söylemiştim..

   Kaldığım yer feribotun manevra alanının yakın... Şişme botla kıyıya çıkmayı düşündüğüm için çok uzaklaşmadım.. Şişme bot kürekle çalışıyor..  (Botun kürek takılan kolunu geçici olarak tamir ettim..)

Feribotlar farklı farklı manevralar yapıyorlar... Kimisi benden çok uzakta dönerken, kimisi dibime kadar sokuluyor..  Bir şey derlerse, “ Önceki de kaptandı.. Taa nereden döndü!” diyeceğim..

   Hem benim raconumda demir bir kere atılır, atıldığı yerde kalır.. 
   Ama sonraki feribot korna basarak üstüme öyle bir geldi ki, demiri ne zaman topladım, ne zaman uzaklaştım, hatırlamıyorum.
   Çok üzgünüm......,  .............................................racon bitmiştir...

  Skiathos çok denizle iç içe bir yer... Bir koyun içinde yer almadığı için her tarafından masmavi denizle iç içe.. Sokaklarına serpilmiş kafe-restoranları güzel.. Temiz bir yer..

Bir yeri keşfetmekte üstüme yok... Önce gözüme kestirdiğim bir esnaftan görülmeye değer yerlerin tarifini alıyorum... En fazla iki saate girip çıkmadığım sokak, cadde kalmıyor..
 Fakat bir yeri keşfetmekle yaşamak arasında fark var.. Belediye binasının olduğu yarım adanın önünde bir kafe var... Gün batarken orada bir kahve içmenin tadına doyulmuyor.. Orada eridim..

    Bazı anlar vardır, tekrarı zor.. Havanın ısısı, güneş ışığının renk tonu... Etrafındaki masalarda oturan insanların enerjisi... Senin içinde bulunduğun duygular.... Gelen kahvenin lezzeti... Garsonun güler yüzü.. Çalan müzik..  ve daha birçok şey.. İşte bütün bunların en mükemmel şekilde bir araya gelmesi... Zor bir tesadüf.. Ama oldu..
Ve ben eridim....
31. GÜN

YOL AYRIMI;

Bu gece çok iyi uyumuşum... Sabah zinde uyandım.. Sol omzumdaki ağrı devam ediyor.. Dün yine şişme botu denize indirdim.. İki kere demir attım, ondan herhalde.. Sol kolumu kafama kadar kaldıramıyorum.. Yola çıkmadan evvel ırgatı çalıştırabilseydik, iyi olacaktı..

  Yanımda yarım paket  Aspirinden başka bir ilaç yok..  Bazen teknede bulunması gereken ilaçlar diye listelere rastlıyorum...  Küçük bir eczane..  ............        .................   ............
  Susuyorum.. Devam etmekte sakınca görüyorum.

  Zaten buraya kadar bu yazı forumdan kaldırılmadıysa büyük şans...
   Gerekçe; İnsanları tek başına ve tedbirsiz olarak denizlere dolaşmaya  teşvik ettiğinden dolayı, sakıncalı bulunmuş ve yayından kaldırılmıştır..
Bence haklılar..   Şu an kim bilir kaç denizci gözü karartmış, bir sürü eksikle yola çıkmaya hazırlanıyordur..
 Ben yine de yazmaya devam edeyim... Kendim için.. Günlük tutuyorum..

Bugün buradayım ve kımıldamıyorum.. Yani... neredeyim?   Neresiydi burası.. ? 
  ( İsmi bulmak için haritaya bakıyor.)   Skiathos'tayım..

Sabah kalkınca nerede, hangi adada  olduğumu unutuyorum... Bir sürü “S”  harfiyle başlayan ada isimleri arasında kayboldum.. Ada isimleri birbirine çok benziyor...
 Ama Yunanistan dayım.. Bundan eminim..
 
  Yolculuğun bundan sonraki seyri için  bir karar vermem gerekiyor.. Burada yol çatallaşıyor..  Ya Evia Kanal'ına gireceğim, ya da Skiros'a   yöneleceğim..  Evia adasının kuzeyindeyim.. Çok yakınım..  Kanala girmeyi çok istiyorum.. Ama engeller var.. Evia Kanalı na girersem yolum epey uzar...
   
   Zaman olarak beni sınırlayan tek şey teknenin sigortası..  Haziran'da bitiyor.. Tekneyi şirkete devrettiğim için eski sigortayı yenileyemem...  O nedenle sigorta sürem dolmadan çıksam iyi olur... Yoksa Yunanistan'dan çıkışta sorun yaşarım..
  Düşüneceğim.

   Hava raporları iki gün sonra kuzeydoğudan sert bir havanın geleceğini gösteriyorlar.. Hesaplarımı ona göre yapmalıyım..Bulunduğum yer böyle bir havayı atlatmak için uygun değil.. Burası açık deniz sayılır.. Sert havayı atlatmak için uygun bir yer bulmalıyım..

Etraftan manzaralar;

Etrafımda demir atmış başka tekneler var... Biraz ilerimdeki bir charter teknesi . Ve içinde iki kadın, iki erkek var.. . Adamlar orta yaşlı..  Kadınlar manken gibi.. Doğu Avrupalı olabilirler. Ahlak sınırlarını çok aşıyorlar.. Rahatsız oldum... Denizin ortasında da insana rahat yok..  Bir yanda feribotun taciz eden manevraları, bir yanda sansürüz sahneler.. Ben nereye gideceğim ki...?

Yerimden kımıldamamaya yeminliyim... Ne kadar üstüme gelirseniz  gelin.. Bu gün beni buradan uzaklaştıramazsınız...
 
 Tam arkamda bir hava alanı var... Uçaklar inerken yelkenli teknelerin direklerine çarpacakmış gibi oluyor.. 
Bu bölgede yelkenli tekne ve charter firmaları çok var... Adalar bu işe çok müsait... Koyları konaklamaya uygun.. Yazın buralarda yoğun bir hareketlilik yaşanır sanıyorum..
 
    Sancak tarafımda demir atmış büyük bir Defour tekne var.. Teknede üç kişiler... Öğlene doğru yanımdan ayrıldılar..  Demir alırken, ırgatın başına kimse gitmedi.. Arkadaş dümenden kumandayla ırgatı çalıştırdı, demiri aldı...  Beş dakika sonra yola koyuldular.. 
 
Yemin ediyorum, hiç bir şey demedim... Sadece baktım... O kadar...
 
Bana o tekneyi verin, dünya turu yapmayan adam değildir... (Fazla sallamışım.)
32. GÜN

Bu gece kararımı Skiros olarak verdim.. Evia kanalı başka bir geziye kaldı.

   Sabah ilk olarak Glasios'a  (Skopelos adası) gittim.. Kuzeyden gelecek kötü havalar için uygun bir yer.. Yer bulabilirsem orada kalırım.. Hem tepede bir de kasaba var.. Dolaşırım..
    Küçük bir limanı var.. Yanaşacak fazla bir yer yok.. Yüzer bir panton var.. O da charter (hepsi bir firmaya ait) tekneleriyle dolu...  Yer yok.. Çıktım..
   Yakınındaki Panormos Koyu'na geldim...  Koyun iki kolu var... Geniş olan koyda ki otelin önüne  demir attım..  Derinlik çok fazla... El yapımı iskandil ile ölçtüm, 14 metre ...

Panormos manzara olarak çok güzel, fakat demir atılacak yerleri derinlikten dolayı kısıtlı... Güneye doğru olan kolunda demir atmak daha doğru olur. Fakat orası da dar bir alan..

 Hava durumu değişmedi..  Aynı.. Yarından sonra ki  sert  havanın geldiğini gösteriyor..  Onu atlatmadan Skiros'a yola çıkmam.. Burada beklerim...  O havayı burada atlatır, yola öyle devam ederim..  Geçen seneden yeminliyim..

Son durum; Buralarda sürtüyorum.... Otelin interneti var... Bugün iki film seyrettim...  Karaya çıktım, yol boyunca yürüdüm..

Yunan adalarında bütün yaşam turizme dönük kurulmuş..   Çok küçük yerleşim yerlerinde dahi onlarca restaurant var.. 
Adaların güzelliğine sözüm yok.. Turizmin ele geçirdiği yerleri oldum olası sevmem..  Öyle yerlerde ticari bir dejenerasyon fark ediyorum.. Yerleşimin doğallığı gidiyor.. Turistik olan hiç bir şeyle de işim olmaz... Ne restaurant, ne hediyelik eşya, ne de turlar..  Kendim de turist gibi olmamaya gayret ediyorum.. Turist olmak en nefret ettiğim şey...

Gruplar halinde gemilerden iniyorlar... Çiçek desenli gömlek, hasır şapka, siyah gözlük ve ayakta sandalet ayakkabılar..  Hele bir de rehber varsa “ Look left,  look right !”

Turizmle kalkınmaya da çok inanmıyorum.. Gördüğüm kadarıyla, Mayıs ayında doluluk oranı en fazla yüzde on beştir.. Bütün sene yat, üç ayda ihya ol..   Bana çok zor görünüyor....
Yapacak başka da bir şey yoksa.... ne diyeyim?  Yapsınlar...

  ( Üzerime vazife olmayan işlerde ahkam kesiyorum...)
..........................................................
Ertesi gün;

 Bugün yine buradayım. Panormos koyunda... Fakat yer değiştirdim, o dar olan koya girip demir attım.. Burası daha korunaklı..  Fırtınayı burada bekleyeceğim..
      Koyda uzun süre tek başımaydım.. Benden başka kimse yok.. Fakat saat 3 ten sonra karınca sürüsü gibi bir hücum başladı... N'oluyoruz demeden bir de baktım “Sailing Holidays”  grubu.. Hani beni Skopelos'ta yerimden eden grup. Nereye gitsem peşimdeler.. Burada da beni buldular..
    Ama burada kanımın son damlasına kadar savaşacağım... Kararlıyım.. Geri çekilmeyeceğim..
 Tarihe “Panormos Deniz Savaşı” diye not düşülsün....
    Etrafımdan manevralar yapıp kıyıya kıçtan kara olarak diziliyorlar.. Tam bir askeri disiplin içindeler.. Organizatörleri hariç hepsi benden yaşlı.. Saldırganları bütün dikkatimle izliyorum... 
    Ben savaşa hazır bekledim, ama hiç birisi “Çekil lan ortadan!” Demedi..
 Kan dökülmedi...
 
  Böylelikle tuhaf bir manzara oluştu.  Ortada ben, etrafımda bir sürü kıçtan kara olmuş Sailing Holidays'cılar.. Kuşatıldım... Üstelik şiddetli bir yağmur da başladı..
 Bakalım ne olacak...........?
34. GÜN   (Panormos)

“Mevsimsiz Yolculuk;”

Bir şey olmadı.. Saling Holdays'çilerle... Geldikleri gibi gittiler.. Sabah erkenden..
   Bu arada Amerika'da şirket kurma işim tamamlandı... Tekne şirketin üstüne kayıt oldu.. Rahat bir nefes alabiliriz.. Büyük bir dertten kurtulmuş olduk..
 Artık Amerika benim ikinci vatanım...  Şirketim orada, teknem orada kayıtlı, Taşıdığım bayrak oranın bayrağı..
   Nankörlük etmeyeceğim...Bu bayrağı saygıyla taşıyacağım.. Kendi ülkem bana bayrak vermezken, ayağımı bile basmadığım Amerika bana bayrak verdi.. Bu konuda hiçbir tartışmaya da girmeyeceğim.. 
   Buradan Obama'ya sesleniyorum.  Ülkenizde şirket ve bayrak sahibi biri olarak vergilerimi zamanında ödeyeceğim....   Dürüst bir mükellef olacağım.. .. Söz veriyorum...

Zenci ve beyaz bütün kardeşlerime buradan selamlarımı gönderiyorum...
 .................................................. 
Yağmur bütün gece yağdı... Ara ara bayağı şiddetlendi.. Etrafım tamamen ağaçlık.. Yağmur ormanlarında gibiyim.. Bir ara yağmurun şiddetinden kıyıdaki ağaçlar görünmüyordu..
  Bugün de buradayım...  Şu bizim sert havayı bekliyorum...
Yapacak pek bir şey yok.. Teknedeyim...  Bütün zamanımı bu on metrenin içinde geçirmek zorundayım..
 Kendime güzel bir yemek ziyafeti hazırlarım..  Makarna pişirip üzerine peynir serpelerim.. Yanına da kola açarım... İnternet çekerse yine bir film seyrederim.. Olmazsa kitap okurum..
.......................................................
Nasıl bir gün yaşadığımı anlatmak zor... Otuz nottan aşağı düşmeyen rüzgar, ara ara bastıran şiddetli yağmur... Hep karanlık bulutlu soğuk hava... Koyda tek başıma...  Dışarıda oturmanın imkanı yok... Birkaç tekne geldi, fakat barınamayıp geri gittiler...
 
  Bugünün duygusu hüzün ve kasvet... Menüde bunlar var... Yemezsen sen bilirsin.. Bir de bilgisayarda  “Takvimlerden haberin yok mu? Geçiyor yıllar” şarkısı çalıyor ki durum tam jiletlik...
     İstediğin kadar ucuz duygulara kendini bırakmamaya kararlı ol, böyle bir zamanda gözlerinde biriken damlalara engel  olamıyorsun... 
   Bende kabahat ... Ne çalıyorsun ki böyle bir zamanda bu şarkıyı..

Ertesi gün;
   
Çok sert bir gece yaşadım... Hele sabaha karşı tam bir kabustu.. Tekne bağlandığı ipten kurtulmaya çalışan bir boğa gibiydi..  B planını düşünmeye başladım. Halat  ya da  koçboynuzu koparsa ne yaparım diye..(Zincirim 30 metre, geri kalanı halat.) Bu geceyi iki gündür bekliyordum... Hesaplarım tuttu.. 
  Çok şükür bir şey olmadı..  Öğlene doğru hava sakinleşti.. Fakat yine yağmurlu...

Yağmura teşekkürlerimi iletiyorum.. Yola çıktığımdan beri tekneye bir damla su tutmamıştım.. her tarafı berbattı..  Yağmur öyle bir temizlik yapmış ki, teknem pırıl pırıl..  Teşekkür etmeden duramadım..

     Önümde yüzülecek en güzel deniz. Masmavi, berrak ve temiz.. Fakat teknede giyeceğim ne varsa hepsi üstümde... Kışlık kazaklarımı neden getirmedim ki..?  Denizleri, koyları gezmeye giden bir insan kışlık kazaklarını getirmez mi ?  Tekne de tişört, mayo var.. Komedi gibi.. Onları görünce bile üşüyorum..  Webasto kalorifer taktırmadan tatile çıkılır mı?  Çıkarsanız sonunuz benim gibi olur.. Kaç kere de niyet etmiştim....
 Bana bütün bu işkenceyi çektiren devletimiz... Zorla beni tatile gönderdi..  Bir de Şubat ayında göndereceklerdi.
   Ben bu tatile “Mevsimsiz Yolculuk” demeyim de ne diyeyim...?

Yarın Skyros'a hareket edeceğim.. Yine uzun bir yol.. 50 mil..  Orada beni neler bekliyor..?

Dönüyorum duygusu keyfimi kaçırıyor..
36. GÜN

“From inside”

Panormos'a bu sabah veda ettim.. İyi, kötü bir kaç günüm orada geçti.. Her köşesi hafızama kazındı..Bende hatırası var..

 Açık denize çıktığımda, deniz kaba dalgalıydı.. Önümde uzun bir yol var..  Yine ufukta görünmeyen bir adaya yolculuğa başladım.. Bu kadar zaman koylarda, limanlarda yattıktan sonra uzun  yolculuğu özlemişim..

   Skyros'a 9 saate geldim.. Lineria limanına..
Skopelos ile Skyros'un arası epey uzak... Araya bir kaç tane ada serpiştirilseymiş iyi olurmuş.   Ama maalesef yok...
 
Skiros'a yaklaşırken Linari'nın önündeki ada sanki karayla bir bütün gibiydi.. Yaklaştıkça aradaki koy fark ediliyor..
 Deniz, bakış açımızın bizi ne kadar yanılttığını gösteriyor...  Bir kara parçasının önünde duran adayı tamamen karayla bir bütün olarak görüyoruz..  Kara tarafına geçtiğimizde aralarında koskoca bir deniz olduğunu farkediyoruz..
Hayatımızın içinde de bu var... Olayları bulunduğumuz  taraftaki bakış  açımızla yorumluyoruz.   Onun kesin doğru olduğuna gönülden inanıyoruz.. Çünkü bizim baktığımız taraftan durum öyle görünüyor..
 Bu nedenle olaylara taraf olarak bakan insanların düşüncelerinin değeri yoktur..
 Sorgulayan  insanların düşünceleri  ancak dinlemeye değerdir..
Deniz böyle söylüyor..
......................................................................................
Burası çok küçük bir yerleşim.. Limanı da küçük..  Geldiğimde hava sertti, o nedenle limanı hiç düşünmedim... “Herhalde sadece balıkçı tekneleri kalıyordur.” Dedim.. Yandaki koya demir attım.. Daha sonra botla karaya çıkıp limana gittiğimde, yelkenli teknelerin yanaşabileceği bir iskelesi olduğunu gördüm.. Birkaç tane de yelkenli tekne duruyordu..

   Port Polisine gittim.. Yerleri tepede..  Port Polisleri de bir tuhaflar...  Başka yerde 5 dakika süren işlem burada yarım saat sürdü.. Üstelik aşırı soru yağmuru... Bir de aralara İstanbul sohbeti girdi.. İş iyice uzadı...
 Ben bunu az işlem yapan yerlere bağlıyorum.. Boş olan memur işi uzatıyor..  Yoğun olan yerler hemen hallediyorlar...

Burada Liman polisine gitme sebebim, iskelede konuştuğum görevli ısrar eder gibi oldu... Ondan..
 
 Buranın en büyük yerleşim yeri 10 km. uzakta imiş.. Sonradan öğrendim..  Görülmeye değer diye düşündüm... Fakat tekne alargada.... Liman polisine de sabah ayrılacağım diye çıkış yazdırdım..  Her şey aleyhime.. Vazgeçtim..

Limanı önce sevmedim.  Fakat akşam üzeri tekrar gittiğimde bana çok sevimli geldi..  Tuhaf bir şey...
 
Tekneye dönerken şişme botun küreği  bağlantı yerinden yine koptu..... Botta eskidi.. Her tarafı dökülüyor..

Yakınıma bir tekne birkaç saatliğine demir attı.. Tekne charter... Teknedekiler Balkan ülkelerinden olmalı.. Teknede 6 erkek, geziyorlar.. Hadi ben tekim.. Bu pek normal değil, ama  altı erkek gezmek te hiç normal değil...

Bir tanesi bana “Amerikalı'mısın?” Diye seslendi..
“Evet.” Dedim...  “Neresindensin?”  Diye sorunca ,  doğru mu, yanlış mı bilmiyorum, “From inside” dedim...

Yarın Psara Adası'nı düşünüyorum.. Üst üste iki uzun yolculu beni yoracak ama, ne bileyim..
Hem şu 10 km. uzaktaki kasabayı bir görseydim....
37. GÜN

DARBE;

Sabah erkenden kalktım.. Saat 4 gibi...  Bu uzun yolculukların öncesinde erken kalkmalarım  bir alışkanlık oldu.. Saat falan kurmuyorum.. Endişem yok... Gece iyi uyuyorum, fakat sabah zamanından önce ayaktayım.. Demek içimde kurulu bir saat var..
   Ay ışığı var.. Her yer aydınlık... Yola çıkmayı düşünüyorum...  Poseidon raporlarında her zaman kıyılara göre orta Ege'yi daha sert hava gösterir.. Ege'nin sert havası olan orta yerini geçeceğim.. Hava raporuna dünden beri bakamıyorum.. İnternetim yok.. Kesildi..

Hava esiyor ama,  pek önemsemedim.. Yola çıktım.
Koydan çıkar çıkmaz yelkenleri açtım.. Harika 6 nottan aşağı düşmüyorum.. Öğlene doğru hava daha sertleşti.. Güneyden esiyor..  Hatırı sayılır dalgalar var...  Beni etkilemiyor... Yelkenleri küçülttüm..  Gidiyorum..
   Denizde önüme keresteler çıktı.. Çok fazla ve çok kaliteliler.. Nereden dökülmüşlerse....  Tekneyle aralarından geçerken hiç bir sorun oluşturmadılar.. Tekneyle aynı paralellikteler ve teknenin yaptığı dalga onları benden uzaklaştırıyor.. Sert hava güzel bir yelken seyri sunuyor.
  Artık on mil kadar yolum kaldı.. Rüzgar hızını arttırdı..  Cenovayı kapadım... Ana yelken camadanda  hala 7 notlara çıkıyorum.. “Ege'yi ortadan geçiyorum.. Ege'nin en sert havası olan yeri.. Ondandır.” Dedim..
( Daha sonra Psara'da  internete baktım... Orta Ege'de rüzgar hızı  6 - 7 bofor gösteriyor..)

Açık denizler, rüzgarın yönü iyi ise  yelken için daha uygun.. Rüzgar sık sık yön değiştirmiyor.. Kıyılara yakın yerler gibi dalgalar rahatsız edici değil..
 
 9 saattir yoldayım.. Daha önceleri olsa böyle bir havada perişandım.. Fakat şimdi bakıyorum, bayağı gelişmişim..  Yelkenler ve dümen kontrolümde.. Tekneyle bir bütünüm...

Psara önlerine gelince dümeni kırdım.. Psara'ya gireceğim.. Güneyden esen rüzgar burada müthiş dalga yapıyor..  Ama ben arkadan alıyorum.. Bir de ne göreyim!  Burası Psara'nın girişi değilmiş.. Liman, yandaki kayalık burnun öbür tarafıymış..Mesafe çok değil, ama bu dalgaları kafadan alarak nasıl çıkacağım...
   Çaresiz döndüm... Kıyıya yaklaştıkça iyice şişen dalgalar şimdi tam burundan üzerime geliyor..  Motor 3000 devirde... Sol tarafım komple kayalık.. Burnu açıktan almam lazım.. Dalgalar tam kafadan geliyor... Beni zorluyor.. Derken bir dalga gördüm. Durumun ciddiyetini anladım.. “Eyvah!” Dedim. Şimdi film koptu..
   Dev dalga, önünde çukur oluşturarak üzerime geliyor.. Teknenin ön yarısını boşlukta gördüm.. Kafa boşluğa düştü, çıkan gümleme sesiyle birlikte dalga da teknenin üstüne kapaklandı.. Çıkan sesi duyunca  “Bir yerler koptu, ya da kırıldı.”  Dedim...  Tekne düştüğünde, heç kapağı ile zincir deposunun kapağının tamamen açıldığını gördüm.. Derken tekne dalganın altından denizaltı gibi çıktı..
Bir süre afalladım.. Toparlanmaya çalıştım. Ciddi tehlike oluşturacak bir hasar aldım mı diye endişe içindeyim.. Hasar tespiti peşindeyim, ama yerimden kıpırdayamıyorum..
    Nihayet kayalık burnu döndüm.. Limanı buldum ve girdim..
Böyle ani bir darbe beklemiyordum.. Kendime gelmem zaman aldı.. Hasar tespitine başladım..

Hasarlar; Öndeki seyir fenerleri parçalanmış.. Açılan heç kapağından  içeri deniz girmiş.. Yatak yorgan su içinde.. Telefon, bilgisayar ne varsa yerlerde...
  Zincir deposunun kapağı açılmış, içine giren sular her gün tamir etmeye uğraştığım ırgat motorunu sırılsıklam yapmış .. İnşallah bir şey olmamıştır..

Duvarda asılı saat düşüp  kırılmış... Dolu su damacanası patlamış... Ve daha ufak tefek bir sürü şey.. Tekne sağlam.. Bir şey yok..

Bunu bana deniz her sene yapıyor.. Geçen sene de yapmıştı..
 Denizin bana vermek istediği mesaj şu; “Kendini bir halt oldum sanma, seni her an nakavt edebilirim....”
   Tamam da, ben bunu zaten biliyordum.... Buna gerek yoktu ki... 
Böyle sert bir havada yelkenle yaptığım bu uzun yolculuktan sonra biraz havalara girdiğim doğru.. Ama bu  ağır bir uyarı oldu.  Böyle bir darbeyi hak ettiğimi düşünmüyorum..

Şimdi bu darbenin etkilerini ortadan kaldırmak var.. Yataklar dışarı çıkarılacak.. İçerisi temizlenecek.. Sintine boşaltılacak. vs...vs..

Şu an çok  yorgunum..
PAPAZ  VE GENÇ KADIN;

Yediğim darbenin etkilerini ortadan kaldırmak epey zaman aldı.. Kıyıdaki musluğa gece hortum taktım.. Hepsini yıkadım.. En azından tuzlu suyu gitti... Şu an teknenin üstü yatak yorgan dolu.. Bu haliyle teknenin görüntüsü rezalet.. Fakat  kurumaları gerek..
   Öğleden sonra köyü  dolaştım.. Ufak bir yer... Çabuk bitti.. Aynı sokaklardan tekrar geçmek iyi  olmuyor.. İnsanlar tuhaf  bakmaya başlıyor, ” Bu adam kaç oldu buradan geçiyor.. Ne işi var acaba?” der gibi...
Tepelere çıktım..  Kiliseleri gezdim... Etrafta birçok büst olarak yapılmış, kaytan bıyıklı adamların heykelleri var.. Kitabelerinde bir şeyler yazıyor ama  anlamıyorum... Yunanca yazıyor...
  Tahmin ettiğim kadarıyla, bu kaytan bıyıklı insanlar Türk'lere karşı yapılan  bağımsızlık mücadelesinin kahramanları.. Öyle sanıyorum...

Yapacak bir şey yok... Oturdum adada insanları izliyorum.. Kafamda  düşünceler..
        Papaz Efendi ortalarda dolaşıyor.. Sık sık önümden geçip bir yerlere gidiyor..
 Ama Papaz Efendi şu halin sana hiç yakışıyor mu.? Cübbenin rengi solmuş.. Üstüne bir de hırka giymişsin, hiç olmamış... Saç, sakal hak getire..  Ya o ayakkabılara ne demeli ??
 Benim senden aşağı kalır yanım yok, ama ben yolcuyum... Üstelik herhangi bir dinin temsilcisi değilim.. Yani, su götürür yanlarım var...
Bir ara aklımdan geçti, “Seni Bartholomeos'a şikayet eder, sürdürürüm.” demek, ama buradan öteye sürgün olmaz ki..
  Acaba Papaz Efendi  inancını kaybetse görevine devam eder mi ?
  İnancını kaybettiği halde mesleğine devam ederse, bu dünyadaki en derin sahtekarlık olmaz mı?
Hiçbir meslek içinde, inancını kaybetmiş bir din adamı kadar tezat taşımaz..  Ölümün daha iyi bir yol olduğunu düşünen doktordan bile  enteresan..
    En azından Papaz Efendi'nin kusursuz bir insan kadar sıkıcı olmadığına eminim..
   
    Akşam üzeri gemi geldi... İskele hareketlendi.. Sanki benim de gemiyle bir işim varmış gibi oraya gittim..  Kenarda oturup seyrediyorum...  Araçlar indi, araçlar bindi..
Gemide yiyecek, içecek türünden birçok şeyi ada esnafı kamyonetleriyle gelip aldılar..
   Adada market görmedim... Kimseye de sormadım.. Bana lazım değildi.. Vardı da ben mi rastlamadım, bilmiyorum..
     Gemiden inenlerin arasında bir genç kadın dikkatimi çekti... Elinde valiz ve el çantası var.. Yüzünde öyle bir heyecan var ki fark etmemek mümkün değil.. Bastığı yerler kutsal topraklarmış gibi yürüyor..  Adadan kimi görse dünyanın en muhteşem insanıyla karşılaşmış gibi oluyor..
  Yine hikayeci ruhum canlandı ;
   Bu genç kadın yıllar önce doğup büyüdüğü bu adadan üniversite eğitimi almak için ayrılmış.. Daha sonra okuldan biriyle tanışıp evlenmiş.. Pire'de yaşıyor.. İşi, hayatı, eşi fena değil..  Eh işte, idare edip gidiyor.. Ama bu adadaki hayatı, anıları gözünde tütüyor.. Buradaki sıcaklığı, doluluğu oralarda yakalayamamış.. Uzun süredir özlediği adasına, kısa bir süre için de olsa gelmiş.. 
( Ziyaretin kısa olduğu valizin boyutundan anlaşılıyor.)
   İşte bu karşınızda gördüğünüz kadın, bütün bu duygular içinde adaya ayak basmış kadındır..

Ben bu kadarını iskelede gördüm, anlattım..  Bir de onun evine girişini, orada olacakları düşünün.. Arkadaşlarıyla oturup konuştuğunu, Pire'deki hayatını anlatışını düşünün..  Oradaki hayatı, buradaki kadar sıcak ve mutlu olmadığı halde, arkadaşlarını doğru seçimler yaptığına inandırmaya çalışacak..
  Ya da eski flörtlerinden birini görecek, yüzü daha da kızaracak...

Bütün bunları da hikaye edemem.. O zaman yol anılarını bırakıp hikayeler yazmam gerekir..

Bizim için sıradan bir veya iki günümüzü geçirdiğimiz bir ada, başkasının hayatının en önemli merkezi olabiliyor..

Bu kadar ada gördüm... Hala alışamadım... Nasıl oluyor da insanlar buralarda yaşıyorlar... En yakın yerleşim yeri 50 mil ötedeki ada...
 Bu kadar küçük bir adada gençler nasıl bir gelecek umuyorlar ? Bir market bile zor varken ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar..?

Balıkçılara sözüm yok.. Onların oradaki varlığı çok doğal bir görüntü veriyor.. Ama onların dışında o kadar çok genç insan gördüm ki, anlamak zor..

Tabii bu, benim baktığım yerden böyle görünüyor..
40. GÜN

AMAÇ;

Önümde  uzun sayılabilecek tek yolculuk Middilli'ye olan kaldı... Bu sabah son uzun yolculuğuma çıkıyorum..
   Güneş doğmadan yola koyuldum..  Hedef  Plomari.. Bildiğim bir yer.. Giderken de uğramıştım .. Rota 52 derece kuzey...  Hava sakin, 8, 10 knot.. Yelkenleri açtım...
 Şaka maka bu bozuk ırgat meselesi bana yaradı.. Şimdi fark ettim, kollarımda, omuzlarımda bayağı kas yapmışım.. Şu iki ayda attığım demir kadar dünya turu yapan insanlar demir atmıyordur..  Dünya turu yapan adam demiri ne yapsın..

 Sakız adasını geçtikten sonra Türkiye toprakları göründü... Heyecanlandım... Duygulandım... Rahatladım...

Plomari'ye kaç saate geldim, nasıl geldim hiç anlamadım...  Limana girdiğimde hava çok sakindi..
Plomari'ye artık alıştım.. Evime gelmiş gibiyim.. Hele bir de Port polisi “ Ooo..! Vista.. welcome.. welcome...” demesin mi?  İyice evimdeyim artık..
  Marketteki kız “size kart çıkaralım..” dedi.. İnanamıyorum.. Bir daha, belki de ayak basmayacağım yere, yerleşip yaşayasım geldi..

İlk işim banyo malzemelerimi alıp  kumsaldaki duşa gitmek oldu.. Bol bol yıkandım.. Tekneye döndüm.. Keşke yıkanmasaymışım.... Uykudan kafamı kaldıramıyorum..  Saatlerdir yatıyorum, hala kalkasım yok.. Temizlik bana yaramadı..  Halbuki yapılacak işlerim var.. Burada su bol ve bedava.. Tekneyi yıkayacağım.. Ciddi temizlik yapacağım..  Ama kalkamıyorum..

 Oturduğum yerden balıkçıları gözlemliyorum.... Balıkçı balık tutup geçimini sağlıyor... Amaçları belli.. Denizlerde gezen insanlar öyle değil...  Denizlerde dolaşan insanlara tek bir amaç bulmak imkansız...

     Yeni yerler, farklı yaşamlar görerek dünyayı anlayacağını sananlar.  Yaşadıkları rutin hayatın dışına çıkarak yaşamlarını renklendirmeye çalışanlar.. Şehir hayatını, bohem yaşamı tüketmiş olanlar.. Yelkeni ve denizi hobi olarak görenler.. “Bakın ben kaç mil yol yaptım... Taa..  nerelere gittim.” demek için gezenler.. Sonra da bunu forumda yazanlar.. Anı biriktirme saçmalığına tutulmuş olanlar.( Hep fotoğraf çekerler.). Çok iyi teknelere sahip oldukları için onun hakkını vermeye çalışanlar.. Tekneye ve marinaya harcadıkları paranın karşılığını almak için mecburiyet oluşturanlar.. Kendi dünyalarından kaçıp, başkalarının yaşadığı yerleri ve hayatları görmeyi bir halt sananlar.... Hayatlarına bir değişim getirmeye çalışanlar.. Yaşadıkları bu değişimle kendilerini de değiştireceğini sananlar.. İşi bitmiş, posası çıkmış emekli yaşlılar.. Ailesine böyle bir hayatı yaşatma hevesinde olan zavallılar..  Grup halinde sürü psikolojisiyle dolaşanlar... Romantikler, hayalperestler, maceraperestler, salaklar..................vs... vs..  Say say bitmez..
 
Ben hangisiyim acaba...?  İçlerinde bir tanesi bana çok benziyor ama.... Öyle değildir, inşallah...
Ertesi gün (Plomari);

MOTOSİKLET GEZİSİ ;

Bugün niyetim motosiklet kiralayıp dağ köylerini gezmek.. 
Sabah motosikleti aldım yola çıktım.. 
 
   Önce Plomari'deki Barbayakis  Ouzo müzesine uğradım.. Tesisin kuruluşu 1860.. Beşinci nesilden fabrikanın sahibi olan torun,bana müzeyi ve fabrikayı gezdirdi.. Kapasitemin üstünde teknik bilgi verdi.. Tekirdağ rakısına göre uzonun üstünlüklerini anlattı.. Dört çeşit üretimi var..  Tatmamı teklif etti ama benim içkiyle aram yok..  Dördünden de tadarsam motosikletle denizden  Türkiye'ye gelmeye kalkarım.. Allah korusun..
   Kendisine bu kibar misafirperverliğinden dolayı teşekkür ediyorum..

     Yola çıktım.. Birçok köye uğradım... Hiç birisi turistik değil.. Hepsi kendi halinde yaşamlarını sürüyorlar... Tam istediğim gibi.. Her uğradığım köyde inip sokaklarını gezdim.. Köy kahvelerinde oturdum, kahve içtim..(Yunan kahvesini de hiç sevmem.)
   Köyler fakir görünümlü.. Fakat kadınların saçları kuaför yapımı..

   Köylerde ufak tefek olaylar yaşadım.. Anlatmak uzun ve yorucu.... Gereksiz..
   Fakat mesela bir tane anlatayım.. (Konuşmalar ana dilde oluyor...)
      Köyün sokakları dik ve dar.. Araba giremez.. O nedenle arabayı yukarıda, yolun geniş yerinde bırakıp evlerine yürüyerek gidiyorlar..
   Sokaktan aşağı inerken bir adam ile kadın yokuş yukarı arabalarına çıkıyorlar.. Benim yaşlarımdalar.. Adam tığ gibi. Vücudunda yüz gram yağ yok.. Kadın aşırı kilolu, 110 kilo var.... Adam yokuşu çıktı, arabanın yanında bekliyor..
   Kadın nefes nefese, bana döndü, “Söyle şu adama, gelsin de bana biraz yardımcı olsun” Dedi.  Ben döndüm adama, adam bana “ O da o kadar kilo almasaydı. Yediğine biraz dikkat etseydi” dedi. Kadına döndüm, kadın “Ben çok mu istiyorum.. Elimde değil, su içsem yarıyor.” Dedi. Adama döndüm, adam  ” Kendi çıksın yokuşu , belki biraz kilo verir.” Dedi..  Ben de Türkçe  ” Karı koca arasına girilmez. Ne haliniz varsa görün.” Dedim..
  Sonuç; Kadında aşırı şaşkınlık..

    (Peki ben nasıl mı anladım ?   Ne bileyim....  Anladım işte...)
   ( Fotoğraf makinesi ve sırt çantası taşısaydım, bu olay başıma gelmezdi. )

   Bazı köyler müze yapmışlar... Belki ziyaretçiler gelir diye... Fakat hiç birini etkileyici bulmadım..
  Birkaç köyün arasındaki yollar Türkiye'de rastlamadığım kadar kötüydü ...  Motosiklet kros olmalıymış... O derece...
Sıcak su kaplıcası varmış.. Oraya gittim... Su yerden kaynıyor.. Sonra kırmızı bir tortu bırakarak akıyor.. Fakat çevresindeki bütün tesisleri kapatmışlar.. Suya bile ulaşmak imkansız.. Nedenini öğrenmedim..
Öğle yemeği hoş bir yere tesadüf etti... Polichnitos... Kafe, müzik ve ortam güzeldi.... 

Dönüşte, Plomari'ye az yolum kaldı, depodaki benzin beni Plomari'ye götürür diye düşündüm... Depoyu boş aldım, boş teslim edeceğim..  Fakat yol hiç te beklediğim gibi sahilden gitmiyor.. Yol dağlara, köylere döndü.. Git, git  nereye gittiğim belli değil.. Üstelik yol çok kötü... Stabilize, toprak yol.. 
   
    Dağdaki bir köyün çıkışında benzin göstergem yandı.. Eyvah! dedim, dağlarda kaldık.. Üç kuruşluk benzinin hesabı yüzünden dağlarda kurda kuşa yem olacağız.. En yakın benzin istasyonunu en az 10 km. geride kaldı..  Belki köyde benzin bulurum dedim... Yanımdaki 1.5 litrelik pet şişesinin içinde kalan suyu içtim.. Peti elime aldım, köyde birilerini bakmaya başladım..

     Ortalıkta kimseler yok.. Kahve bile kapalı.. İleride çeşmeden akan suyla oynayan 10 yaşlarında bir çocuk gördüm.. Çocuğa durumumu anlatabilmek için, en ilkel şekilde elimdeki pet şişeyi göstererek “Motosiklet-benzin” dedim.. Çocuk anladı.. Biraz ilerideki evden birini çağırdı... Yirmili yaşlarda bir delikanlı geldi.. Ona “Benzinim bitti.. Bu pet şişesini doldurabilir miyiz.?”  Dedim. “Tamam” Dedi... Birlikte evlerine gittik.. Büyük bir kapıdan bahçelerine giriliyor.. Bahçede biri eski, biri yeni iki tane motosikleti var.. Yedek bidonundan bir hortumla pet şişeyi anında doldurdu.. Ustalığına şaşırdım..
  Tam o sırada bahçenin kuytu bir köşesinde, gölgede oturan yaşlı  kadını fark ettim.. Kadın  100 yaşında vardır, herhalde.. Üzerinde siyah bir elbise var.. Sadece bir deri bir kemik.. Yanakları içine çökmüş, gözleri iyice ortaya çıkmış..
   Gözünü hiç kırpmadan bana bakıyor.. Bir ara gidip elini öpeyim, hatırını sorayım diye aklımdan geçirdim.. Fakat teyzede hiç bir hayat belirtisi yok...   Yaşadığını belirtecek tek bir kıpırtı yok.. Ne gözlerinde, ne de nefesinde.. Ölmüş bile olabilir..  Ama gömmemişler..
 
   Delikanlıya benzin için 3 Euro verdim, yola koyuldum.. Fakat teyzenim gözleri hala üzerimdeydi..
   Beni Plomari'ye kadar takip etti..
42. GÜN

Klasik Türk Sanat Müziği;

Plomari'de sabahları yanıma, iskeleye balıkçılar yanaşıyorlar... Balık pazarı kuruluyor... Herkes geceden yakaladığı balıkları satıyor.. Müşteriler de bu saate buradalar.. Her şey bir iki saat içinde bitiyor..
Her türden balık var... Ağa ne takıldıysa...  Baktım, baktım, almadım ...
“Bunlar taze mi ?”  Diye sorsaydım, ne derlerdi acaba  ?

Balıkçıların olduğu yer martı kaynıyor..  Havuzlukta kahvaltımı hazırladım.. Aşağı indim, çayımı doldurdum...  Yukarı çıktığımda bir de baktım, tabakta peynirim yok..  Az önce buradaydı.. Günahlarını almayayım ama bu martıların işi..  Bu ne yaaa..! Ayıp..!

 İyice sefil biri olup çıktım... Sefaletin de sevilecek bir tarafı olduğunu fark ettim.. Her şeyden önce rahatsın..  Üzerine kola mı damladı, çay mı döküldü, hiç önemi yok.. Tıraşım bu gün idare eder mi?  Hiç düşünme daha bir hafta da idare eder.. . Bıraktım hayatı, kendi bildiği gibi aksın..
İşin tuhafı sefalet bana yakışıyor... 
 
Plomari'den  bu gün, öğlenden sonra  ayrıldım....
     Yeras Körfezi'ndeyim...  Buranın sükunetine ihtiyacım var..  Hava sakin .. Ve sakin bir koya demir attım..

    Bugünlerde halim disiplinden kopmuş bir ordunun başıbozuk durumu gibiyim..  Önümde uzun yol yok.. Artık her şey bana normalinden basit görünüyor... Buradaki koylarda salak-sersem dolaşıyorum... Tuhaf, demir attığım derinlikleri bile hesaplamıyorum... İskandille ölçmeye üşeniyorum.. Kıyıya makul bir mesafe yanaş... Demiri sal... Bu kadar...
  Sonra külçe gibi havuzlukta yatıyorum.. 
 
  Radyo Türkçe yayınları çekiyor...  En iyi çektiği kanal, bir Klasik Türk Sanat Müziği kanalı..  Eski şarkıları dinlemeyeli epey olmuş.. Başka bir zamana gittim.. 
   İsmail Dede Efendi, Hacı Arif bey... Şarkılarında hiç telaş yok.. Oldukça sakin... Ne kadar relaks bir yaşamları varmış.. Bu şarkılarına da yansımış..

    Ben gevşedim, uykum geldi.. Korodakiler  uyumadan bu kadar şarkıyı nasıl söylüyorlar..? 
     Korodakiler bu şarkıları seviyorlar mı acaba ?  Yoksa “Bir birimizi ilk günkü gibi seviyoruz.” diyen karı kocalar gibi yalan mı söylüyorlar.?

  Yukarıda, tepede bir köy var.. Canım gitmeyi çok istiyor... Ama botu kim indirecek...  İleride yanaşmak için bir iskele de var, fakat ona da üşeniyorum...
 Buradan  köyü seyretsem yetmez mi?
44. GÜN

YABANİ;

Bu sabah Yeras Körfezi'nden ayrıldım...  Yeras biraz Bademli'ye benziyor.. Suyunun rengi, dibinin balçık olması, fazla soluganı olmaması gibi.. Dinlenmek için iyi bir yer.... Fakat yüzmek için çok daha iyi yerler var.. 
Akşam olunca etrafta ışıklar yanıyor... Güzel bir görüntü oluşturuyor..

   Ve ayrıldım..... Mitilini'ye geldim..
Mitilini artık sokaklarına kadar ezberlediğim bir yer.... Limanı her zamanki gibi yine tenha ..
 
   Plomari'den sonra kaldığım  koylarda karaya çıkmadım...  Tekne de  attığım adım sayısı 50 .... İyice uyuşmuşum.. Ve Mitilini'de sonsuz yürüyüşlere başladım.. Ben yürümezsem yaşayamam.. Oksijen ciğerlerime ayaklarımdan gidiyor.. Beynim de aynı.. Yürürken düşünebildiğim şeyleri otururken düşünemiyorum.. Birçok kararımı yürürken veriyorum..

    Burada bir kafe var.. Tam karşımdaki parkın arkasında... Akşam üzeri bir kahve içmek için oturdum..  Etrafta bana kaçamak bakışlarla bakan gözler fark ediyorum....  Bende bir tuhaflık olmalı... Kötü görünüyorum ama en azından sıradan biri gibiyim.. Genç ve yakışıklı olsam belki hoşuma giderdi..  Ama öyle bir durum yok..
   Kafeden çıktım...
 
  Yolda vitrin camlarında kendime bakıyorum.. Pek net göremiyorum ...  Arka sokakta giyim satan bir mağazaya müşteri gibi girdim.. Boy aynası var..
  Çok tuhaf.  Kendime yabancıyım.. 
 
   Haftalardır yoldayım... Rüzgar, güneş, denizin tuzu, yalnızlık beni değiştirmiş.. Güneş gözlüğü kullanamadığımdan, gözlerim ufka bakar gibi, kısık bakıyor.. Zayıflamışım da... Gözlerim daha açık renk olmuş.. Cildim kararmış, tüylerim sararmış.. Saçlarım farklı bir hal almış..  Dudaklarım beyaz gibi.. Çöllerden, dağlardan, uçsuz bucaksız denizlerden gelmiş gibi bir halim var..   Eskimişim, solmuşum.. Sanki üzerime bir toz bulutu çökmüş..
  Yabani gibi bir şey olmuşum..

  Zayıfladığımı anlamak için, az önce kemeri belime taktım, son delik bile kurtarmıyor..  Erimişim..  Bir-iki beden zayıflamışım..  Halbuki yemek yiyorum..
   Döndükten sonra şişmanlama diyetine girerim.. Bol bol börek, makarna, tatlı yerim..  Kaybettiğim kilolarımı geri alırım...   O kadar pantolonum, gömleğim var... Onları çöpe atamam..

  Akşam havuzlukta otururken bu limandan başlayan yolculuğum aklıma geliyor..  Uğradığım limanlar,  karşılaştığım insanlar...
   Şimdi uzaklarda kalmış o adaları, bitmeyen uzun deniz yolculuklarını, yağmur altındaki karanlık koyları, limanlardaki tanışıklıkları sadece hatırlıyorum.. Varla yok arası..
   Hepsi şimdi yazdığım anıların parçaları oldular.. Bu Mayıs akşamında kafamdan bir film şeridi gibi geçiyorlar..
Ben de onların anılarında belli belirsiz biri olarak kalacağım..

   Teknem şehrin göbeğinde... Akşam üzeri iskelede çocuk arabası süren, aptal görünümlü adamalar dolaşıyor.. Eşleri yanlarında..
  Motosiklet dersen, bu ada bir gün bu kadar motosikleti taşıyamayıp batacak gibi...
   
Ayvalık artık burnumun dibinde.. Tekneyle çıksam üç saatlik yol.. Üstelik aradaki deniz de genelde sakin oluyor.. 45 gündür yollardayım... Artık hava durumu, rüzgarın yönü, gidilecek yer ve kalınacak gün düşünmekten bıktım..  Yoruldum diyemiyorum.. Dinleniyorum...  Ama.....
 
    Artık bir yere gidiyor olmak istemiyorum..
Yolculuktan notlar;

Bu yolculukta tek başına seyahat eden hiç kimseye rastlamadım.. Daha öncekilerde rastlamıştım.
Hiçbir Türk'e rastlamadım.... Hiç Türkçe konuşmadım.. (Telefonla yaptığım görüşmeler hariç.)
      (Sadece Kavala'da “Oğlum! Yola çıkma. Arabalar ezer.”  diye bir ses duydum.. Sesin sahibine ulaşamadan arabaya binip gittiler...)
Denizci yardımlaşması konusunda birinci sırayı Alman'lara, ikinci sırayı Fransız'lara veriyorum.. Yunanlı denizciler yardımlaşma konusunda maalesef eksikler...
Yolculuğum sırasında 175 litre yakıt harcamışım. (Artı, eksi % 20 yanılabilirim.)
520 euro para harcamışım... Bunun yiyecek ve market harcamalarını marinada kalsam da yapacak olduğum için onu çıkarıyorum... Geriye 420 Euro kalıyor...  ( Rakamlarda artı eksi  %30 yanılma payı olabilir.). 
Yapılan yol 850 deniz mili.
3 kez sert hava olayı yaşandı...
Yolculuk boyunca 5 kez denize girdim.. Denizde duruş miktarı, toplam 20 dakika...
Makarna çok az yaptım.. Sebebini hala çözemedim..
180 fincan kahve içtim..
2 adet kitap okudum...
Yolculuğum boyunca hiç sivrisinek tarafından ısırılmadım ve hiçbir sivrisinek ilacı kullanmadım..
Fotoğraf çok az çektim.. Mini tablet ile.. İstemeye, istemeye..
Çok az motor yat gördüm... En fazla 15 adet..
Teknelere “she” demeye başladım.. Nedenini aşağıda açıklıyorum...

Yolculukta içimin en burkulduğu an Nea Marmaras'tan ayrıldığım sabaha ait..
  O sabah erken saate yola çıkarken Romen abi iskeledeydi...   Görünce şaşırmıştım.. Beni uğurlamak için kalkmış.. Hiç beklemiyordum...
    Ayrılırken bana “ Tek başınasın.... Uzun yol gideceksin... Kendine dikkat et ..” Gibi bir şeyler söyledi..  Tavırları içtendi.. Etkileyiciydi.. Sabahın alaca karanlığında iskeleden uzaklaşırken arkamdan el salladı.. Bu arkamdan “el sallanması”  ilk defa oluyordu..

 Ben bunu hak edecek hiç bir şey yapmamıştım.. Hakketmiyordum.. Bir çay, kahve bile ikram etmemiştim .. Hep onun kahvesini içtim.. Onun bana hissettiği bu yakınlığı anlayamamıştım..
  Bu veda beni fena yerimden vurmuştu..  Hemen dönüp iskeleye yanaşmak, ona yumurta pişirmek, çay demlemek istedim.. Ama artık olmazdı..  Tekne gittikçe uzaklaşıyordu..

  Tekneye “kızım” dediği için ona muhalefet etmiştim...
  Şu an, onun bana  hissetiği  bu yakınlığa karşılık vermek için elimden bir şey gelmez.. En azından tekneye “she” derim..  “She's my boat...”
Onun dediği olsun....
45. GÜN

    HOŞ GELDİM;
 
Bu sabah Mitilini'den çıkış yaptım.... Mitilini'nin çıkışı da girişi gibi zor.. Tüm işlemleri yaptım.. Ve yine de  çıkışta port polisi yolumu kesti.. Gümrük sahasına yanaşmamı istedi.. Evrak vs.  kontrolünden sonra beni saldı..
  Çok iyi bir havada, full yelken ve ara sıra motorla Ayvalık'a geldim..
 Bu kadar uzun süren bir yolculuktan sonra hiç bir şey hissetmiyorum.. Giriş, boğaz, körfez ve marina.. Oysa  uzak yerlerde, tekrar Ayvalık'ta olabilecek miyim diye aklımdan geçirmiştim...  Tekrar buralarda olmak hayal gibiydi.. Ama geldim işte...
  Şimdi kaldığımız yerden devam... Yani, artık şirket üzerine kayıtlı teknem ile Türkiye'ye giriş işlemleri..
Bu sefer kendim uğraşmayacağım.. Burada bu işleri yapan bir çocuk var, ona vereceğim..

 Yalnız dolaşmayı seven tuhaf huylu bana, dönüş acı veriyor.. İçimdeki boşluk, yaşamdan hiç bir beklentisi kalmamış  insanların duyguları kadar kesin.. Kendimi olduğundan daha yaşlı, daha yorgun, daha umutsuz hissediyorum...
 Oysa bunlar için dolaşmamış, o kadar yolu kat etmemiştim.. Zaferle, mutlulukla dönecektim.. Ne oldu..? Yoksa aradığımı bulamadım mı?  Ne arıyordum ki.. ?  Ne aradığımı da mı  bilmiyorum?

   İyi ki yaşadıklarımı yazdım.. Belki birileri okur... Hiç olmazsa ona yarasın..

 
« Son Düzenleme: Nisan 16, 2019, 20:02:37 Gönderen: Çetin Şahinöz »
Sea is my true love
*

    Çevrimdışı Çetin Şahinöz

  • * Gezgin Korsan
  • 415
    • Yaşadığı Şehir
  • İstanbul
    • Sosyal Ağ Hesapları
    • Tekne Adı
  • SİREN, İstanbul
Ynt: DENİZLERDE, TEK BAŞINA
« Yanıtla #262 : Nisan 16, 2019, 20:02:01 »
Marinaya girdim... Palamar  “Abi, hoş geldin..!” Dedi.   Türkçe..
“Hoş geldin mi ? Türkçe mi..?  Hoş geldim.. “ Dedim.. Şaşırdım.. “Hoş bulduk” aklıma gelmedi..
 
Giriş işlemlerini, bu işlere uğraşan çocuğa verdim..
                                     .......................................

      Caddeye çıktım... Arabalar, insanlar....Sanki buraya ait değilmiş, yabancıymış gibiyim.. Bunca zaman süren yalnızlık ve yolculuk beni kendi içine çekmiş..
       Ama nereye kadar...

   Ellerimi ceplerime soktum..  Kalabalığa karıştım... Artık  en alelade, en sıradan halimle, tekrar onlardan biri olmaya hazırım....

                                                                         SON
Sea is my true love