Giriş Yap
Kayıt Ol
Önceki
Sonraki
Giriş Yap
Bağlı kalma süresi:
1 Saat
1 Gün
1 Hafta
1 Ay
Her zaman
Giriş Yap
Kayıt Ol
Configuration
Boxed Container
Hide Carousel
Gezgin Korsan
Makine Dairesi
Bağlanma ve Demir Yerleri, Seyir Notları
BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
« önceki
sonraki »
Yazdır
Sayfa: [
1
]
2
3
4
Aşağı git
0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
D. E.
BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
:
Eylül 29, 2017, 10:37:40 »
Bir hayal gerçek oluyor
Bu kısa denemede uzun zamandır hayalini kurduğum yelkenli teknede tatil düşünü nihayet gerçekleştirebildiğim 2017 Kurban bayramı tatilinde 34 feetlik bir tekne kiralayıp eşimle beraber Hisarönü ve Yeşilova körfezinde geçirdiğimiz 5 geceyi anlatmak istiyorum.
Denizcilik ve özellikle yelkenliler gençlik zamanlarımdan beri ilgimi çeken, özendiğim uğraşların başında gelmektedir. Bu merakın kesin sebebini bilmemekle beraber doğma büyüme Moda’lı olmam ve yine doğma büyüme İstanbul’lu olan babamdan dinlediğim deniz, kayık, yelken hatıralarının etkisi olduğunu düşünüyorum. Üniversite yıllarında ciddi olarak bir yelken kursuna gitmeye niyetlenmiştim, bu kararı babam da desteklemişti ancak bir türlü denk düşürüp başlayamamıştım. İçimde bir ukde olarak kalan bu uğraş 4 sene kadar önce tekrar ve daha kuvvetli depreştiğinde bu sefer eşim Dilek’e beraber yelken kursuna gitmek isteyip istemeyeceğini sordum, onun da ilgisini çekti ve İstanbul Yelken kulübünün kurslarına katılıp temel yelkencilik eğitimi sertifikamızı aldık. Bu program 8-10 saatlik teorik eğitim ve 10-12 saatlik pratik eğitimden ibaretti. Toplamda 4 defa denize açılmıştık. Genelde Kalamış koyu ve açıklarında gezmiş sadece son derste Kınalıada’ya kadar gidip gelmiştik. Denizde geçirdiğimiz tecrübe bundan ibaretti ve elbette başımızda her an ne yapacağımızı söyleyen çok tecrübeli eğitmenler vardı.
Kurs bittikten sonra doktora tezlerimiz, Dilek’in hamileliği, benim doktora sonrası araştırmalarım için Fransa’ya gitmem, konferans organizasyonları derken yine araya yıllar girdi. Dolayısı ile pratik tecrübemiz bununla sınırlı kaldı ancak ben bu geçen zamanda denizcilik ile ilgili kitaplar okumaya başladım ve ilgimi bir şekilde taze tuttum. Sadun Boro’nun Pupa Yelken’i, Osman Atasoy’un Uzaklar’ı, Özhan Gülkaynak’ın Kayıtsız’ı, , Eralp Akkoyunlu’nun Deniz Çingenesi, Joshua Slocum’un İlk Defa Tek Başına’sı Bernard Moitessier’in Uzun Yol’u vs… Bu kitaplar arasında beni çok etkileyen, denizin adeta şiirini yazmış Bernard Moitessier’in Uzun Yol kitabının Fransızcasını (La longue route) da Fransa’da bir bit pazarında bulmuştum ve satın almıştım.
Evde kendi kendime denizcilikte kullanılan bağları çalışıyor, navigasyon teknik ve hesaplarını gözden geçiriyordum. Eşim birkaç yıl önce doğum günümde bana paralel cetvel, üç kollu açıölçer, pergel ve sekstant (evet bir sekstant!) dan oluşan bir navigasyon setini bir doğum günü hediyesi olarak almıştı. Aldığım en iyi doğum günü hediyesi herhalde budur. Astronomik navigasyon hakkında kendi geliştirdiğim bir metodu da fizik blogumda yayımladım:
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Sonunda bu sene ADB ve KMT belgelerimi de alıp bir şekilde “eksik evraklarımı” tamamlamak istedim ve Kocaeli Liman Başkanlığı’nın yaptığı sınava girerek aynı gün bu belgeleri aldım. Artık 20 metreye kadar tekne kullanma yetkim vardı!
Tabii içim içimi yemeye başladı, çocuğumuz da artık bizsiz kalabilecek kadar büyümüştü, bazen bir tekne almak fikrini değerlendiriyorduk ama hayatta hiçbir şeyin pratikte teoride göründüğü gibi olmadığını bilecek yaşta olduğumuzdan acaba yapabilir miyiz diye de düşünmeden edemiyorduk, sonuçta az buz bir masraf değildi. Öncelikle kiralama yoluna giderek bir şekilde tecrübe edip denemeye karar verdik. Teknede hayat nasıl oluyordu? Uyuyabilecek miydik? Yemek nasıl pişiriliyor? Tuvalet, duş nasıl oluyor? Bunlar hep yaşam kalitesini etkileyen etkenler ve kişiye uygunluğunu hiç tecrübe etmeden karar vermemek lazım. Bir de tabii iki kişisiniz, aynı zevklerde birleşebilecek misiniz meselesi önemli. Siz yapabilirsiniz ancak eşiniz yapamaz ise bir anlamı kalmıyor ve buruk bir heves olarak kalabiliyor.
Kayıtlı
D. E.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #1 :
Eylül 29, 2017, 10:38:52 »
TEKNEDE İLK GECE – MARTI MARİNA’DA KONAKLAMA
İşte tüm bunları tecrübe etmek için 2017’de 30 Ağustos Zafer Bayramı ile birleşen Kurban Bayramı tatilinde bir yelkenli tekne kiralamaya karar verdik. Bu karar biraz son dakikaya kaldığından fazla bir seçeneğimiz kalmamıştı, aradığımız her yerde tüm tekneler rezerve edilmişti. Tecrübesizliğimin verdiği tereddütten dolayı ilk sefere mahsus kaptanlı bir tekne kiralayıp biraz tecrübe kazanma fikrine de ciddi olarak meyletmiştim, hatta telefonda gayet iyi bir insan olduğu izlenimini aldığım bir kaptan ile görüştüm. 45 ft.lik büyük bir teknesi vardı ve kendisinin de eşi ile beraber teknede kalabileceğini söyledi ama Dilek teknede yabancılarla kalma fikrine sıcak bakmadı. Ben de sıcak bakmıyordum ama tecrübesizliğimden dolayı biraz çekiniyordum. Sonra tekrar değerlendirdik, o zaman bu ADB-KMT belgelerini niye aldım ki diye düşünüp bir şekilde kendimi motive edip cesaretlendirdim.
En sonunda Yelkenli Yachting isimli bir firmadan Zambak isimli Benetau Oceanis 343 model bir teknede karar kıldık. İki kişi için büyük bile sayılabilecek bir tekneydi. Cuma günü Dilek işten izin aldı ve 13:30 gibi Tuzla’daki evimizden yola çıktık. Kayınvalide’min Erikli’deki yazlığına vardık, 3 yaşını yeni doldurmuş kızımız Nazlı 1 hafta boyunca burada kalacaktı ve biz de tekneyi devralacağımız Marmaris Orhaniye’deki Martı Marina’ya gidecektik. Erikli’de bir gece kaldıktan sonra Cumartesi sabahı yola çıktık ve Çanakkale-İzmir yolu üzerinden biraz zahmetli bir yolculukla akşam 21:00 gibi marinaya vardık.
Yolda firmadan yetkililerle konuşmuştum, vardığımız saatte orada olamayacaklarını ancak teknenin açık vaziyette elektriğe bağlanmış şekilde hazır olduğunu ve içine girip uyuyabileceğimizi söylediler. Devir işlemi ertesi gün yapılacaktı. Marina’ya vardığımızda oradaki yetkililer teknenin 2. Pontonda olduğunu söylediler. 2. Pontonda arabayla gidilebilecek yere kadar gittik. Tekneyi gördüğümde içimi bir heyecan kapladı ve hemen ısındım. Alışkın olmadığımızdan kıçtaki pasarellanın (tekneye binmeye yarayan tahta köprü) üzerinde ip üzerinde yürüyen cambazlar misali dikkatli ve yavaşça geçerek tekneye çıktık.
Teknenin havuzluğunda biraz durduktan sonra aşağı indik, içerideki hemen her şeye yabancıydım. Işığı bile yakmamız birkaç dakikamızı aldı, hal böyle olunca içimi yine bir sıkıntı ve tereddüt kapladı. Daha ışığını açamadığımız bir vasıtada kazasız belasız bir hafta geçirebilecek miydik? Bu da yetmezmiş gibi teknenin içindeyken panelde okumaya çalıştığım bir yazıya odaklanmaya çalışırken teknenin hafif sallantısından dolayı biraz başım döndü, bu da moralimi bozdu, okumayı bıraktım. Tekrar dışarı çıktık ve arabadan bavulumuzu ve eşyalarımızı getirip tekneye yerleştirdik, arabayı uygun bir yere park ettik. Marinanın içinde bir miktar yürüdük, burada marina binaları haricinde güzel bir otel, market, klüp, restoran gibi çeşitli tesisler vardı. Biraz sağa sola ve diğer teknelere bakındık sonra Zambak’a geri döndük ve havuzlukta biraz oturduk. Palamar halatlarını ve tonozu kontrol ettim, yelken armasına biraz baktım, kontrollere ve elektrik panolarına bir miktar aşinalık kazanmaya çalıştım. Fazla da bir şeyi kurcalamak istemedim. Yol yorgunluğundan dolayı daha fazla oyalanmayıp yatalım dedik.
Ben evimden, alışık olduğum yatağımdan başka bir yerde uyumaya çalıştığında rahatlamak ve uyku haline geçmeye çalışırken farklı seslere ve uyaranlara karşı daha bir hassas olurum. Kamarada da uyumaya çalışırken bu durumun olacağını tahmin ediyordum ve biraz alışkanlık kazanmak için sesleri dinlemeye başladım. Yatak çok rahattı ve zaman zaman olan küçük sallantı hissi çok rahatsız etmedi ama teknenin içinde çalışan bir elektrik motoru sesi vardı –sonradan bunun buzdolabı olduğunu öğrendik. Kamaranın kapısını kapayınca bu ses biraz daha makul bir seviyeye geldi, ara sıra da kıç tarafına vuran bir iki dalga sesi şap şup diye ses çıkarıyordu. Sese karşı benden çok daha hassas olan Dilek bütün bunlara rağmen benden önce uyudu, benim de dalmam çok uzun sürmedi.
Kayıtlı
D. E.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #2 :
Eylül 29, 2017, 10:52:05 »
SEYİRE HAZIRLIK
Ertesi sabah gayet dinç bir şekilde uyandık. Gün ışığının verdiği moralle havuzluğa çıktım ve yelken armasını, halatları, neyin nereye bağlı olduğunu daha bir dikkatli incelemeye başladım. Ana yelkende lazy jack dedikleri yelkeni toplarken denizcinin işini çok kolaylaştıran bir sistem vardı. Genoa (ön yelken) da furling denilen bir sistem ile açılıp kapanıyordu ki bunun da kullanılması gayet pratikti. Bütün herşey de havuzluktaki halat ve vinçlerle kontrol edilebiliyordu.
Tecrübesiz olmama rağmen tekne gayet iyi göründü gözüme. Sonraki günlerde de bu gözlemim defalarca doğrulandı. Kerteriz pusulası, paralel cetvel, pergel gibi seyir araçlarından tutun Vira Demir ve East Aegean gibi rehber kitaplarına, tabak çanak, tencere, cezve gibi mutfak malzemelerinden firmanın bir jest olarak bıraktığı bir şişe şaraba, yedek halatlardan, su hortumuna, kovaya, süngere, kakıca, tamir takımlarına kadar tam anlamıyla full bir tekneydi. Bu açıdan firmadan ve yaptıkları işten çok memnun kaldım.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Birazdan Dilek de yukarı geldi ve saat daha 9 olmadığı için önce kahvaltıya bir yerlere gitmeye karar verdik. Geçen sene Orhaniye koyunun sonunda Kızkumu denen mevkide şirin bir pansiyonda tatil yaptığımız için yakında güzel bir lokanta biliyorduk, kahvaltı için oraya gittik. Yalnız mekan el değiştirdiğinden dolayı beklediğim kadar iyi bir kahvaltı gelmedi ama karnımızı güzelce doyurduk ve sonra vakit kaybetmeden marinaya döndük.
Yelkenli Yachting firmasından Erdem isimli bir yetkili geldi ve tekne hakkında bize brifing vermeye başladı. Kontroller, otomatik pilot, elektrik sistemi, su sistemi, pis su sistemi, mutfak, buzdolabı, arma, demirleme sistemi hemen her konuda gayet tatmin edici bir bilgilendirme yaptı. Burada komik olan bir küçük hatıra olarak tuvalet ve duşu anlatırken ben sifon mekanizmasından tam tatmin olmamış bir biçimde etkin bir biçimde çalışıp çalışmadığını sordum ve konuyu bir miktar detaylandırdım. Adam bu tatsız mevzudan sıkılmış olacak ki bir noktada artık çok da uzatmak istemeyip çıkalım mı artık buradan diye sordu. 5 dakikadır kapı kapalı vaziyette tuvalette olduğumuzu fark edip tabii dedim ve dışarı çıktık.
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Başka bir konuda brifinge devam etti.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Erdem Bey tuvalet konusundaki sorularımdan kendini kurtarmıştı ve brifingine devam ediyordu. Benim için esas kritik konu olan ve kendime hiç güvenmediğim manevra hususunu sordum. Zira demir atmanın ve almanın mantığını ve detaylarını (o da yine teoride) biliyordum ama sıkışık limanlara ve marinalara girip çıkarken tekneye bir arabayı park ettirebilme misali hakim olmak gerekiyordu ve bu da sadece pratikle kazanılabilecek bir yetiydi ve o da bende yoktu. Tornistan manevrası hakkında soru sorduğumda bu teknenin tornistanda çok da iyi dümen tutmadığını söyleyince biraz daha endişelendim ama konuyu fazla da üstelemedim. Çıktıktan sonra koylarda emniyetli bir yerde kendi kendime biraz antreman yaparım diye düşündüm.
Erdem Bey’in brifingi bittikten sonra firmanın daha üst düzey bir yetkilisi olan Ercan Beyin ofisine geçtik, kalan bakiyemizi ödedik ve devir işlemleri tamamlanmış oldu. Sıra geldi tekneye erzak almaya.
Önce marinadaki markete baktık ve belli başlı ürünleri fiyatlarını da kontrol ederek oradan aldık. 18 tane 1,5 litrelik su başta olmak üzere makarna, pirinç, konserve gibi bazı ürünleri Marina’dan aldık. Ancak diğerleri fiyat olarak daha uygun olur diye Selimiye’deki Migros’a gitmeye karar verdik. Buradan süt, yumurta, yoğurt, peçete, peynir, zeytin, makarna, pirinç, donmuş mantı, donmuş köfte, nutella, atıştırmalık cips, çokoprens, çikolata, soda vb. şeyler aldık. Taze olarak da Erikli’den aldığımız 3 kilo şahane Çanakkale domatesi ve kavununun yanında şeftali, muz, maydanoz, soğan, limon, vb gibi şeyleri Selimiye’de bir manavdan aldık. Buradan aldığımız şeftali de çok iyi çıktı.
Bu alışverişin kontrolü Dilek’teydi, o da hayatından memnun görünüyordu çünkü mutfak ve özellikle buzdolabı beklediğinden çok daha geniş ve büyük çıkmıştı. Gerçi acemiliğimizden dolayı hesaba katamadığımız şey buzdolabının çok fazla akü çektiği ve motorun çalışmadığı durumlarda tahminimce 12-16 saat sonra çalışmayı durdurduğuydu.
Yemek konusunda esasında benim aklımda uğradığımız koylarda ve limanlarda fırsat elverdiğince lokantalarda yemek vardı ama Dilek “ne gerek var canım, her şeyi yaparım ben, kara ile alakamız minimum olsun istiyorum” diyerek içindeki gizli denizcinin ortaya çıkma sinyallerini verdi. Karımı seviyorum ve her fırsatta da söylüyorum ama o anda farklı bir güzel gözüktü gözüme. Hakikaten de 5 gün boyunca teknede günde iki öğün olmak üzere şahane yemekler, salatalar, kahvaltılar hazırladı. Hiç karada yemedik.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Alışveriş bitip tekneye iyice yerleştikten sonra beni tatlı bir heyecan kapladı. İstanbul Yelken Kulübü (İYK)’daki eğitmenlerimizden John, “çıkmadan yarım saat kadar önce motoru çalıştır, arıza yapacağı varsa çıkmadan yapsın” diye bir tavsiye vermişti. Ben de öyle yaptım. Motor çalışırken son kontrollerimi yaptım, yaptım derken palamarları ve tonozları dahi hangi sıra ile çözeceğimi bilmiyordum. Marina kanalı olan 73 numaralı kanalı açtım ve aramızda şu kısa diayalog geçti:
- Martı Marina, burası Zambak, ayrılmak için tonoz ve palamar yardımı talep ediyoruz.
- Zambak, arkadaşlarımı yönlendiriyorum hemen, beklemede kalınız.
- Teşekkür ederim.
Aradan 5 dakika kadar bir zaman geçti ancak gelen giden yoktu. O sırada isminin Erol olduğunu öğrendiğim pontona bağlı başka bir teknenin sahibi tam Zambak’ın arkasından yürüyüp geçerken “Çıkıyor musunuz, yardım edeyim mi?” diye sordu. Memnun oluruz, biraz acemiyiz de dedim, aramızda sıcak bir diyalog başladı, kendisinin gayet tecrübeli birisi olduğunu anladım. Ne yapmam gerektiğini anlattı, önce tonozu çözmelisin dedi ama düğüm sıkışmış gibi olduğundan bunu beceremedim. Tekneye çıkmak için izin istedi, lütfen buyrun dedim, baş tarafa geçti ve tonozu serbest bıraktı, sonra arkadaki palamarları da çözdük ve vakit kaybetmeden ileri ağır yol vererek çıkmaya başladım, bu sırada marinanın botu da gelmişti. Yandaki teknelerin tonozlarını da geçince yumuşakça sancağa döndüm, Erol Bey ile birbirimize el salladık ve ağır yol marinanın çıkışına doğru ilerlemeye devam ettim.
Aradan 1 dakika kadar vakit geçmemişti ki Erol Bey arkadan seslendi, pontonun ucuna kadar koşmuştu: “Doğan, telefonumu teknede unuttum”. Gerçekten de tonozu çözmeye çalışırken telefonu baş kamaranın üst kapağının yanına koymuştu, “Hay Allah, diye düşündüm, güç bela çıktık bir şekilde, nasıl geri döneceğiz şimdi!” Benim o şaşkınlığımı ve tereddüdümü anladı ve marinanın botuna siz alır mısınız diye seslendi, bot hızlıca yanımıza yanaştı ve telefonu kazasız belasız teslim ederek marinadan çıkmış olduk.
Erol Bey’in yardım teklifinin ve tekneye çıkarken izin istemesinin denizciler arasındaki yazısız hukukun bir parçası olduğunu daha önce okumuştum. Bir önceki gece marinadan çıkan bir tekneye başka bir tekne sahibinin neredeyse aynı sözlerle ve tavırla yardım etmesine şahit olmam da bunu doğruluyordu. Yine de gayet kibar bir beyefendiydi.
Kayıtlı
A. Ü.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #3 :
Eylül 29, 2017, 10:55:22 »
Doğan korsanım,iyi bir başlangıç yapmışınız devamını bekliyoruz
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Kayıtlı
Ö. S.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #4 :
Eylül 29, 2017, 11:02:53 »
Evet merakla devamı lütfen.
Aynı konumdayız, çıkarılacak dersler, tecrübeler, aynı durumda kalsam ne yapardım
düşünceleri......
Kayıtlı
Gezgin Korsan Sosyal Medya Hesaplarını Takip Ediniz
D. E.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #5 :
Eylül 29, 2017, 11:03:22 »
ORHANİYE –ÇAMURLUKOY SEYRİ - YILDIZLARIN ALTINDA ALARGA (KIRMIZI ROTA)
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Çıkışımız beklendiği gibi biraz acemice oldu ama çıkar çıkmaz seyrimiz gayet keyifli geçmeye başladı. Dilek direğin biraz arkasında iskele baş omuzluk tarafına oturdu ve deniz, rüzgâr ve güneşin keyfini çıkarmaya başlamakta vakit kaybetmedi. Onun bu keyfi bana da yansıdı. Ben de 3-5 dakika kadar dümen tuttuktan sonra otomatik pilotu devreye soktum ama dümen başından ayrılmadım. Kenara oturup rotayı tutabiliyor mu diye gözlemlemeye başladım. Zambak sorunsuz bir biçimde verdiğim istikamete doğru gidiyordu, oto-pilot performansından gayet memnun kaldım. (Ama 3 gün sonra bunun sadece sakin denizlerde böyle olduğunu gözlemleyecektim.)
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Nereye gideceğimi bir gece öncede planlamıştım. İlk gün temkinli davranarak olası sorunlara karşı marinadan çok da uzaklaşmamaya karar vermiştim. Genel plan ilk üç gün boyunca Hisarönü Körfezinin kuzey yakası boyunca batıya doğru ilerlemekti, sonrasına duruma göre bakacaktık. Dolayısıyla Orhaniye koyundan çıkınca kuzey batı yönünde hemen karşı kıyıda görünen Çamurlu Koy denilen mevkiye doğru yol almaya başladık. Yaklaşık 2,5 millik bir motor seyrinden sonra Çamurlu Koy’a vardık. Sadun Boro, Vira Demir isimli kitabında bu koy hakkında şunları yazıyor:
“Çamurlu Koy, İn Bükü’nün güneyinde, daha geniş ve açık olan koydur. Etrafı Çamlıktır. Koyun ortasından çıkan kayalık bir burun, plajı ikiye böler. Güneyinde küçük bir kamp yeri ve büfesi vardır, yukarıdan araba yolu iner.
Koyda 10-15 m. Kum-yosun zeminde demirleyip ister sahile koltuk alınır, ister alargada kalınır. Meltem ve kuzeye kapalı, denizi güzeldir.”
Dilek’e nasıl demir atacağını anlatmıştım, baştaki demir dolabının başında elinde ırgat kumandası ile oturup beklemeye başladı. Ege’de çok yaygın olan usul baş taraftan demir atıp tekneyi kıç taraftan karadaki bir ağaca veya kayaya bağlamakmış. İlk gün bunu denemek istemedim. Temkinli davranarak karaya fazla yaklaşmadım. Derinlik 15 metreyi gösterdi ve etrafta en yakını 150-200 metreden yakın olmayan 3-4 yattan başka kimsecikler yoktu. 50 metre kadar at diye seslendim Dilek’e. Demir zinciri her on metrede farklı renklerle işaretlendiğinden bunu takip etmek kolaydı. Dilek zinciri salarken ben de tornistan yaptım. 50 metre kadar zincir bıraktığımızda motoru boşa aldım ve tedirgin bir şekilde beklemeye başladım. Daha sonra nasıl olsa güneşin batmasına daha çok var deyip motoru durdurdum. Tedirginliğimin sebebi elbette ki demirin tutmaması yani demir tarama korkusuydu zira gece burada kalacaktık. O yüzden güneş batmadan yerimizin değişmediğine emin olmak lazımdı. Bu iş için en sağlıklı yöntem de kerteriz pusulası ile karadaki belli sabit noktalara bakarak hep aynı açıda göründüklerinin teyidi idi. 15-20 dakika aralıklarla bir iki ölçüm aldım. Sabit görünüyordu, artık biraz keyfini çıkarmanın zamanı geldi diye düşündüm ve Dilek’le güzel bir deniz sefası yaptık, karaya kadar yüzdük, sahilde oturduk, tekrar yüzdük.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Tekneye döndüğümüzde kerteriz ölçümlerini tekrarladım, kitap okudum, dinlendim, tekneyi biraz daha incelemeye başladım. Boş zamanın ve tatilin tadını çıkardım. Güneş tepelerin arkasında alçalmaya başladığında güneşliği ve serpinti körüğünü açtım. Dilek akşam yemeğinde makarna ile aldığımız donmuş köftelerden pişirdi, kavun ve domates ile beraber güzel bir sofra kurduk. Koyda 3-4 yattan başka kimse kalmamıştı. Üzerimizde masmavi gökyüzü, altımızda masmavi deniz, kıyıdaki çamlardan gelen cırcır böceklerinin sesleri, tabiatın ortasında hafif salınarak ve alargada olduğumuzdan rüzgârın attığı yöne hafif gezinerek ve zaman zaman dönerek karı-koca baş başa unutulmaz bir akşam yemeği yedik.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Telsizim 16’ıncı kanalı dinler vaziyette açıktı. Bir ara bu kanaldan Türk Radyo tarafından 14’üncü kanaldan securite mesajı yayımlanacağı duyuruldu, 14’e geçtim ve Türk Deniz Kuvvetleri’nin Doğu Akdeniz’deki tatbikatı ile alakalı gemileri uyaran ve gerektiğinde işbirliği yapılması hususundaki mesajı dinledim. Bunun haricinde her akşam ve sabah 10’da 67’inci kanaldan tüm Türkiye denizlerine ait 12 saatlik hava raporu düzenli olarak yayımlanıyordu.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Hava iyice karardıktan sonra bizi bambaşka bir güzellik bekliyordu. İnsan şehirde yıldızları görmeye hasret kalıyor. Havuzluktaki minderlere karşılıklı uzandık ve binlerce yıldızın altında yine hafif gezinip dönerek bir sürü kayan yıldız gördük. Yanıma, geçtiği yolda iz bırakan kuvvetli bir lazer getirmiştim, onunla birbirimize yıldızları gösterdik. Dürbünle Jüpiter’in uydularını görmeye çalıştım ama teknenin ufak da olsa salınması buna engel oldu. Saat 9-10 gibi 150-200 metre kadar daha açığımıza bir botla iki balıkçı geldi, etraf o kadar sessizdi ki onların kendi aralarındaki hiç de yüksek sesli olmayan sohbetleri bile ara sıra duyulabiliyordu. Havuzlukta dahi uyumak mümkündü ama hava biraz serinledi ve sabaha karşı çiğ de düşebilir diye kamaraya inip uyuduk. Gece bir ara uyandım ve yukarı çıkmadan modern teknolojinin nimetlerinden yararlanarak cep telefonunun haritalarından GPS ile hala aynı noktada olup olmadığımızı kontrol ettim.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Kayıtlı
D. E.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #6 :
Eylül 29, 2017, 11:10:48 »
TAVŞAN BÜKÜ ve BENCİK KOYU (MAVİ ROTA)
Ertesi sabah uyandığımda Zambak demirlediğimiz yerde duruyordu. Teknenin üstü çiğden sırılsıklam olmuştu. Mis gibi sabah havasını olabildiğince ciğerlerime depolayarak etrafa baktım. O günkü rotamızı gözden geçirdim, o sırada Dilek de uyandı. Güneşliği tekrar kapattım, Dilek de harika bir omlet pişirdi. Keyfimize diyecek yoktu.
Hiç acele etmeden denizimize de girdikten sonra yavaş yavaş hazırlıklara başladık. Bir sonraki tedirginliğim, attığımız demiri geri alabilmek ile alakalıydı. Burasının ismi çamurlu koydu ve Sadun Boro da dibin kum-yosun olduğunu yazıyordu. Hazırlıklarımızı tamamlayınca motoru çalıştırdım ve Dilek ırgata zinciri toplattırırken ağır yolla ileri doğru gittim. Zincir tam 15 metre civarında takılır gibi oldu, biraz boşladık ama bu sefer de zincir ırgattan tamamen boşaldı ve tekrar dibe gitmeye başladı. Ne yaptığımı fazla da bilmeden zincir dolabındaki manivela kolunu aldım ve ırgatın üstüne takarak biraz sıktım. Alet normale döndü ve tekrar zinciri çekmeye başladık. Bu sefer mola vere vere biriken zinciri elimle dolabın altına doğru yaya yaya çektik ve bir süre sonra demirimiz pırıl pırıl suyun içinden parıldayarak göründü. Romantik bir görüntüydü, küçük bir sevinç çığlığı attım.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Demirin üzerinde bir miktar çamur ve kum vardı ama suyun üzerine çıkana kadar o da döküldü ve tertemiz bir şekilde sudan çıkıp yerine oturdu. Dolabın kapağını kapatıp tekrar dümene geçtim, Dilek de iskele baş omuzluktaki güneşlenme yerine...
Fazla hızlı gitmeden 2000 devirde çalıştırarak tıngır mıngır salına salına koydan çıktık ve burnu dönerek batıya doğru yöneldik. Artık bir miktar daha rahatlamıştım. Batıya doğru göz kararı bir rotada otomatik pilotu sabitledikten sonra ben de iskele baş omuzlukta oturan Dilek’in yanına gittim. Zambak kendi kendine giderken biz de manzaranın, güneşin, denizin ve rüzgarın keyfini çıkardık. Planım Tavşan Bükü’ne girip uygun bir demir yeri bakmak, burada duruma göre belki bir süre kaldıktan veya geceledikten sonra Bencik Koyu’na devam etmekti. Tavşan Bükü hakkında Vira Demir’de aşağıdaki bilgiler veriliyordu:
“Bencik Koyu’nun hemen yanı başındaki Tavşan Bükü, pırıl pırıl denizi, sakin, güzel demir yerleri ile eskiden Bencik’i tamamlayan koylar manzumesinin bir parçasıydı. Burada, hem de koyun tam üstündeki tepede, her yönden gözüken altı katlı koca bir otel binası, yalnız Hisarönü Körfezi’nin güzel silüetini bozmakla kalmadı, altındaki koyları da yat trafiğine kapadı. Biz gene Tavşan Bükü’nü anlatalım:”
diyerek demir yerlerini anlatmaya devam ediyor. Tavşan adasının kuzey doğusundan büke girdiğimizde gerçekten de gördüğümüz manzara karşısında şaşırdık. Sağımızda ve solumuzda kalan koylarda kıçtan kara yaparak yan yana dizilmiş en küçüğü 25-30 metre olan bir sürü lüks yatın arasında kaldık. İleride de 3-4 farklı alanda otelin plaj kısımları olduğunu tahmin ettiğimiz tesisler vardı. Yasal durumun ne olduğunu bilmiyorum ama sanki bütün bükün otel tarafından sahiplenilmiş bir havası vardı. Kalabalık olması açısından pek bize hitap etmediğini düşündük, bu manzaraya içimiz pek ısınmadı da diyebiliriz.
Doğrudan Bencik Koyu’na devam etmeye karar verdim, Dilek’e dönüyorum ben dedim, o da tamam dedi. Esasında kestirme olmasına rağmen Tavşan adasının batısındaki dar geçitten çıkabilirdik ama Vira Demir’de burası hakkında bir uyarı konulmuş, ada ile burun arasındaki kayalıklardan ve derinliğin 8 metreye kadar düştüğünden bahsedilmiş. 8 metre bizim Zambak’ın çok rahat geçebileceği bir derinlik olmasına rağmen bu detaylara girip hiç kendimi lüzumsuz bir stresin içine sokmak istemedim ve rotamı sancaktan 180 derece çevirerek bükten girdiğim gibi çıktım ve Tavşan adasının güneyinden emniyetle dolanarak Bencik koyuna doğru devam ettim.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Bencik Koyu tam bir tabiat harikası ve Hisarönü Körfezi’nde gezen bir teknenin uğramadan geçmemesi gereken bir yer. Burada deniz Datça yarımadasının içine doğru 1-1,5 mil kadar sokuluyor ve sanki bir kanaldan geçiyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Haliyle rüzgardan ve denizden de çok korunaklı kalıyor. Koyda gezinirken özellikle batı tarafında küçük güzel koylara demirlemiş tekneler gördük, maalesef bu yerler kapılmıştı. Biraz daha devam ettik ve MTA’nın eski terkedilmiş dinlenme tesisinin önüne geldik. Etraf gayet sakindi ve fazla tekne yoktu. Dilek de burayı görür görmez sevdi ve ne güzel bir yere getirdin beni böyle dedi. E hal böyle olunca burada demirlemek farz oldu.
MTA’nın plajının orta kısmı çok müsait görünüyordu, gözüm adeta bir takıntı halinde derinlik göstergesine baka baka karaya doğru ağır yolla yanaştım. Teknenin göstergelerine de aşinalığım giderek arttığından dolayı bu sefer rüzgâr göstergesine de bakıyordum. Şansıma karaya doğru esiyordu. Teknenin kıçını karaya doğru çevirip tornistan yaptım. Dilek de demiri salmaya başladı. Derinliği tam hatırlamıyorum (10-15 metre arasıydı zannedersem) ama yine 3-4 katı kadar zincir saldık (kaloma verdik). Bu şekilde motoru durdurdum.
Fazla vakit kaybetmeden kendimizi denize attık. Biraz yüzdükten sonra kıyıya çıkalım dedik. Sahilde beton yolun bitip ormanın başladığı noktadan kıyıya çıktık ve biraz yürüdük. MTA tesisinde bir adam yanında iki kişi ile şezlongda oturuyordu. Yasak bir yere girip girmediğimizden emin olmadığımdan dolayı tereddütlü bir şekilde yanına kadar yürüdüm. Yaklaşınca yanında bir kadın ve bir çocuk olduğunu gördüm. Orayı bekleyen bir bekçi ailesi olduklarını düşündüm. Yasak olmadığını, kendilerinin de “günübirlik”(?) orada olduklarını ve istediğimiz gibi gezebileceğimizi söyledi. Biz de yarı kum yarı taş olan sahilde yarı belimize kadar denizde oturup manzaranın tadını çıkardık.
Tekneye döndüğümüzde biraz boş vakitten biraz da kendime iş aradığımdan dolayı herkesin yaptığı gibi arkadan kıyıya bağlamaya karar verdim. Demir açısından içim rahattı zira bir gün önceki açık koyda bile tutunabilmiştik, ama bu baştan demir - kıçtan koltuk uygulamasını da tecrübe etmek istiyordum. O zamana kadar baş üstünde taşıdığımız botu suya attım ve ipinden tutarak kıçtaki koçboynuzuna bağladım. Teknenin kıçındaki malzeme deposundan 1 tane 50 metrelik 1 tane de 12 metrelik halat çıkardım. Zira kıyıya olan mesafe 50 metreden biraz daha fazla gözüktü gözüme. Usta denizci edasıyla (okumaya devam edin) iki halatı da bota attım, kürekleri de bota koydum ve kıyıya kürek çekip (veya çektiğimi zannedip) halatı çam ağacının gövdesine izbarço bağı ile bağladım.
Buraya kadar sorun yoktu. Yalnız tekrar tekneye dönmem bayağı “maceralı” oldu. Birincisi, botun küreklerine bir türlü alışamadım, destek noktalarından kayıyorlar, bu da yetmezmiş gibi bir sağdaki bir soldaki sürekli yerinden çıkıyordu. Öte yandan kıyıya bağladığım halatın gerginliği de beni bazen geri çekiyordu, bütün bunların üstüne hafiften kıyıya doğru esen meltem de çok dost canlısı değildi. Olduğum yerde saçma sapan bir şekilde dönüp durmaya başladım. Bu sırada ikinci halatı birinciye sancak bağı ile bağlamıştım ve bir yandan halatı denize salarken bir yandan da hala küreklerle cebelleşiyordum.
Bir şekilde tekneye yaklaşmayı başardığımda 50 metrelik halatın rahatça yeteceğini fark ettim ve ikinci halatı tekrar çözdüm. Çözmemle beraber kıyıya bağladığım halatın ucu kayıp suya düştü ve battı! (Bu noktada biraz ağzımı bozmuş olabilirim.) O sırada koya gelen tur teknelerinden birinin kaptanı olduğunu tahmin ettiğim bir adamcağız halatı ağaçta bağladığım yere kadar yürüyüp yardım isteyip istemediğimi sordu. Sanki ne yaptığımı biliyormuşçasına kendim hallederim dedim. Bir süre daha bu umutsuz vakayı seyretti, sonra haklı olarak beni kendi halime bıraktı ve gitti.
Tekrar kıyıya kürek çektim (sürüklendim) ve halatın düşen ucunu toplayarak bota aldım. Bütün işlem baştan başladı. Dilek de teknenin kıçından ne yapıyorsun Allah aşkına diyen gözlerle beni seyrediyordu, bir iki kere “yüzerek” çekeyim mi seni dedi onu da tersledim.
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Sonunda halatın diğer ucunu güç bela tekneye getirdim ve koçboynuzuna bağladım. Böylece ilk baştan demir-kıçtan kara deneyimim “başarıyla” sonuçlandı.
Şimdi sakin kafayla düşündüğümde baştan rüzgarı hesaba katıp halatı önce tekneye bağlayıp sonra diğer ucunu botla karaya götürmek en doğru yaklaşım olurdu. Veya böyle sakin bir havada ve tatlı bir koyda hiç botla uğraşmadan doğrudan yüzerek de getirebilirdim. Neyse, bu faslı kapatıyorum.
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Teknede bir miktar güneşlenip vakit geçirdikten sonra Dilek’in endişeli bakışları altında yeni bir maceraya atılmaya karar verdim! Kılavuz kitaplara göre Bencik Koyu’nun en kuzey noktasında derinlik artık 1-2 metreye kadar düşüyordu ve buraya tekne ile girmek pek mümkün değildi. Eğer bota arkadan takılan motoru çalıştırabilirsem bu mıntıkaya kadar gidip çevrede ne var ne yok diye bakarak güzel bir gezinti yapabiliriz diye düşündüm. Teknenin kıçına iskele tarafından monte edilmiş olan küçük motoru iki kişi biraz zorlanarak aşağı indirdik ve botun arkasına monte ettik. Ancak 15-20 dakika uğraşmama rağmen motoru çalıştıramadım. Üzerindeki talimatları harfiyen uygulamıştım ama bir türlü çalışmadı, benim de ipi çekmekten canım çıktı, sonunda pes ettim.
Kolay pes eden biri olsam daha az yorulabilirdim zira tekneyi teslim ettiğimiz gün bana her şeyi doğru yaptığımı ancak gaz kolunu start konumunda değil bir miktar daha fazla çevirmem gerektiğini söylediler ve bir iki çekişte kolayca çalıştırdılar. Brifingi veren kişi bunu yeterince anlatmamıştı maalesef. Biz de motoru yine yukarı alıp sahilden yürümeye karar verdik. Bota binip koltuk halatından çekerek kolayca karaya çıktık ve yürüyebildiğimiz yere kadar plajdan, plajın bittiği yerden de kayaların üzerinden buruna kadar yürüdük. Ancak burnun arkasında bir iki burun daha varmış ve yürüyüş de kayaların üzerinden zor olmaya başladığı için makul bir noktadan artık teknemize geri döndük.
Akşam Dilek soslu mantı pişirdi ve yine domates ve kavun eşliğinde güzel bir ziyafet çektik, peşinden de dizüstü bilgisayarını açarak havuzlukta güzel bir açık hava sineması keyfi yaptık. Bu sırada koy, çok korunaklı bir yer olduğu için gece konaklamaya gelen teknelerle dolmaya başladı; hemen sağımıza ve solumuza iki büyük yat yanaştı. Demir yerine erken gelmenin avantajı ile onlar pozisyonlarını bize göre belirlediler.
Diğer tekneler söz konusu olduğunda benim gözlemim özel yatlardaki insanlar (istisnalar olmakla birlikte) genelde bizim gibi keyfine bakan, kendi halinde sessiz tipler oluyorlar ve fazla gürültü çıkarıp kimseyi rahatsız etmiyorlar. Ancak guletlerle 6-7 aile gelen “mavi turcular” yemekten sonra biraz çakırkeyif olmanın da etkisi ile bağıra çağıra konuşuyor, gülüyor ve böyle sessiz bir koyda etrafı rahatsız ediyor muyum diye pek de düşünmüyorlar. Burada da böyle 1-2 tekne vardı ama şansımıza uzaktaydılar ve bize çok da bir rahatsızlık yaratmadılar.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Film seyrederken laptopun şarjı azaldı. Şarj için invertera taktım ama bir süre sonra inverter da bipleyerek alarm vermeye başladı ve şarj etmeyi durdurdu. Cep telefonu dahi şarj etmemeye başladı. Filmin son 10 dakikasını da seyredemedik. Buzdolabı ise zaten iyice performanstan düşmüştü. İnverter’ın bozulduğunu düşündüm ve ertesi gün Ercan Bey’i aramaya karar verdim. (İşin doğrusunu daha sonra kendi kendime çözdüm: iki gündür yaptığımız 1-1,5 saatlik kısa seyirler aküyü doldurmaya yetecek kadar şarj etmemişti ve aküler kritik seviyede boşalmıştı. İnverter yetersiz giriş voltajından ötürü alarm vermişti ama bunu bir iki gün sonra anlayacaktım. Tecrübesizlik işte böyle bir şey, ertesi gün boşu boşuna Ercan Bey’i aradım, o da merkezi bir yere geldiğimizde değiştireceklerini söyledi.)
Filmden sonra iyice dinen meltemin de etkisiyle göl gibi olan koyda kamaramıza çekilmeden önce bir önceki günün tecrübesi ile havuzlukta çiğden ıslanabilecek minderleri ve çamaşırları içeri aldık ve evde yatağımızdaki gibi rahat bir uyku çektik.
Kayıtlı
D. E.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #7 :
Eylül 29, 2017, 11:20:09 »
KURUCABÜK – PAZAR ALIŞVERİŞİ (SARI ROTA)
Ertesi sabah Dilek, morali hayli bozuk şekilde uyandı. Nazlı’yı çok özlediğini söyledi, hele telefonla konuştuğunda Nazlı da üzgün üzgün hadi gel anne deyince iyice kötü oldu ve ağlamaya başladı. Kayınvalidem sabah mahmurluğunun etkisi ile öyle söylediğini ve esasında iyi olduğunu, keyfimize bakmamızı söylediyse de sabahımız biraz tatsız geçti. Ben de kızımızı özlemiştim, ilk kez bu kadar uzun ayrı kalıyordu bizden. İkimiz de kendimize bir meşgale bulup kafamızı dağıtmaya çalıştık. Dilek kahvaltıyı hazırlarken ben havuzlukta oturuyordum. Yandaki büyük lüks yat da koltuk halatını bizimle aynı ağaca bağlamıştı. Onlar bizden önce ayrılmak için hazırlığa başladılar ve kaptanları karaya çıkıp halatı çözmeye başlarken fırsattan istifade benimkini de çözmesini rica ettim. Böylece bir daha kıyıya gitmem gerekmeyecekti.
Koltuk halatı çözülünce Zambak karadan biraz açıldı ama baş taraftan hala demirli olduğumuzdan yerimizden fazla kaymadık. Ben de o gün yine batıya (rüzgara) doğru gideceğimizden dolayı ve yelken açmaya niyetim olmadığından botu Dilek’in yardımıyla tekrar baş üstündeki yerine aldım. Zira arkadan sürüklerken lüzumsuz yere direnç yapacaktı. Palamar halatını denizden toplarken meraklı orta boy bir balık teknenin kıçına kadar geldi ve biraz bakındıktan sonra dalıp gözden kayboldu. Kendimi yıllar boyunca okuduğum denizcilik kitaplarındaki büyülü ambiyanslardan birinde hissettim. Biraz da öyleydim…
Kahvaltıdan sonra biraz yüzüp duş aldıktan sonra hazırlıklarımızı tamamladık, motoru çalıştırdım, demirimizi bu sefer gayet kolayca aldık ve ağır yol harekete geçtik. Bencik koyundan çıkmak için güneye yönelmeden önce koyun sonundaki sığ bölgeyi gören son buruna kadar yavaş yavaş gidip bir önceki gün gidemediğimiz bu bölgeye de bir göz attık, koyun sonunda güzel kumluk bir plaj ve bir iki küçük tekne vardı.
Bundan sonra güneye yönelerek Bencik Koyu’ndan çıktık. Koyun girişinde bulunan ve üzerindeki kaya şekillerinden dolayı Dişlice Adası olarak adlandırılan büyük kayalıkların kuzeyinden chartplotter’a ve derinliğe bakarak dikkatlice geçtik ve tekrar Hisarönü körfezinin kuzey kıyılarını takip ederek batıya yöneldik. Bir sonraki durağımız Datça Aktur sitesi ile de ünlü Kurucabük koyu idi. Gençliğimde ailemle beraber sayısını hatırlayamadığım kadar çok yaz tatilimi bu tatil sitesinde geçirmiştim. Ancak ilk defa denizden buraya gelecektim.
Sadun Boro burası hakkında “Arkası çam ormanı, önü nefis bir deniz, rengârenk begonvil, zakkum, palmiyeler arasında uzanan Aktur gibi doğa ile böylesine bütünleşmiş bir tatil sitesine pek ender rastlanabilir.” yazmış. Ben ise şimdiye kadar bir ikincisine rastlamadım. Zaman burada adeta akmıyor, hiç birşey değişmiyor, insanlar yaşlanmıyor gibiydi.
Burada Pazartesi-Çarşamba-Cuma olmak üzere haftada üç gün pazar kurulurdu. Planımız da Salı gecesi burada kalıp ertesi gün pazara gitmekti. Sorunsuz ve zevkli bir seyir ile otomatik pilotta Kurucabük’ün önüne kadar geldik. Bu seyrimiz ilk iki günküne nazaran daha uzun sürmüştü.
Kurucabük’ün doğusunda kuzeye doğru giren küçücük bir koy varmış, Aktur’da kaldığım seneler boyunca buradan haberdar değildim. Bir önceki akşam haritadan görüp Vira Demir’den buranın adının Kargılıbük olduğunu okumuştum. Belki bu sakin yerde de kalabiliriz diye düşündüm ama koyun bir miktar Batıya bakması, kitapta meltem soluganını (ölü dalgasını) aldığının söylenmesi, içeride hiçbir yatın demirlememiş olması ve en önemlisi de elektronik aletlerimizin şarjlarının bitiyor olması bu fikirden vazgeçirdi. Yine de meraktan koyun ağzına kadar yaklaşıp fotoğraf çektim. Güzel bir kumsal plajı vardı.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Daha sonra Kuruca ada diye isimlendirilen kayalık döküntülerinin açığından geçerek Aktur plajına doğru yöneldik. Bu kayaların önünden geçerken bir ara derinlik 7-8 metreye düşünce kafayı iyice açtım ve tekrar artmaya başlayana kadar kayalardan uzaklaştım.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Kurucabük koyuna doğru yaklaşırken kısa bir süre için aşağı indim, çıktığımda Dilek dev bir caretta caretta’nın iskele tarafımızdan geçip gittiğini söyledi! Görme ve tabii fotoğraf çekme şansım olmadı. Bu hayvanların buralara kadar geldiğini bilmiyordum.
Bu sırada Küçük Aktur diye de bilinen Kurucabük Aktur sitesi de sancağımızda kaldı, yine yıllar boyunca karadan ben burayı gerçekte olduğundan çok daha küçük bir koy zannediyordum oysa en az Aktur plajı kadar geniş bir alana yayılmış. Birkaç sene önce Aktur’da tatildeyken babamla beraber iki kişilik bir kano kiralayarak buraya kadar kürek çekmiş, karaya çıkıp gezinerek baba-oğul güzel vakit geçirmiştik.
Kurucabük koyuna iyice yaklaşınca demirlemek için ilk başta gözüme doğuda kalan orman kampı tarafındaki tenha bölgeyi kestirdim. Burada demirli üç beş yat daha vardı. Onların aralarında bir yere girdim ve demir attık, bir yandan da kıyıya yakın olmak istiyordum. Ancak gezinme yarıçapı konusunda emin olamadım, zaten bir süre sonra bir tanesi ile fazla yakın düştük, bir de bu bölge tahmin ettiğimden biraz daha fazla dalga alıyor gibime geldi, huzursuz oldum. Sadun Boro da bu koyun demirlemek için en uygun yerinin balıkçı iskelesinin önü olduğunu yazıyordu. Hem bu tenha tarafta karaya çıktığımızda yürüme mesafemiz de bayağı uzayacaktı.
Bütün bu faktörleri göz önüne alarak demiri tekrar yukarı çektik ve buradan ayrılarak balıkçı iskelesine doğru yöneldik. Burada güneye doğru kıçtankara yapmış yatlar vardı. Ne yapacağıma karar vermeye çalışırken şansımıza karaya gayet yakın bir mesafede beyaz top şeklinde bir şamandıra gördüm. Tamam! dedim demire filan gerek yok doğrudan şunu yakalayıp kısa bir iple bağlayalım, hem kıyıya yakın oluruz, hem demirdeki gibi fazla gezmemiş oluruz zira burası trafik açısından yoğun bir bölgeydi.
Şamandırayı yakalamak için kakıcı (ucunda çengel olan bir sopa) çıkardım ama bir türlü tutmayı beceremedik, arkaya kaçtı, bir daha tornistan filan uğraşmaya başladık. Bunun üzerine Dilek, ben yüzüp bağlayabilirim dedi. Tamam dedim, paletini giyerek suya girdi ve şamandıraya yüzdü, ben de ağır yolla baştan yanaştım daha sonra yavaşlamak için biraz tornistan verdim, yavaşlayınca tekrar boşa aldım (aldığımı zannettim !!!). Öne koşup 12 metrelik halatı attım. Dilek suyun altındaki zincire düğümü bağlarken tekne geriye doğru kayıyordu ben de halat gerilmesin ve Dilek rahat çalışsın diye halatı açıp salmaya uğraşıyordum ama artık halatın sonuna geldim ve bırakmak zorunda kaldım.
O sırada (balıkçılardan olduğunu tahmin ettiğim) biri “Beyefendi tekne tornistanda!” diye bağırdı, hemen dümen başına koştum, tekrar ileri yol vererek şamandıraya yanaştım. Benim bütün bu beceriksizliğimi telafi eden becerikli karım bu sırada halatı suyun altından hem de görmediği zincire bağlamakla kalmadı, öbür ucunu da yüzerek tekneye getirdi ve günü kurtardı!
Gaz koluna hâkimiyetimin de tam olmadığının idrakine varmanın huzursuzluğuyla ve Dilek de hemen teknenin dibinde yüzdüğünden dolayı ne olur ne olmaz deyip motoru hemen durdurmuştum. Dilek’ten halatı alıp başa gittim ve boşunu iyice alarak çekip tekneyi şamandıranın hemen dibine kadar iyice yaklaştırdım, koçboynuzuna volta ettim. Böylece bir yanaşma macerası daha son buldu.
Dilek tekneye çıkıp gerçek bir denizci gibi (artık öyle olduğuna inanmaya başlamıştım) düğümü bir de sen kontrol et dedi, su altı gözlüğünü alıp suya girdim. Çifte sancak bağına benzeyen, gözüme gayet sağlam görünen bir şey atmıştı. Hiç ellemedim, çıkarken çözebilirsin de inşallah dedim, tatlı tatlı gülümsedi, çözemezsek de keseriz dedik, keyfimizi bozmadık. Yalnız bu halatın kalınlığını biraz ince bulduğumdan şamandıra topunun etrafından iki tur daha geçirdim böylece kalınlığı da üç katına çıkarmış oldum. (Ertesi sabah baktığımda geçirdiğim halatın tamamen kurtulduğunu gördüm, yani sadece Dilek’in attığı düğüm tutmuştu bizi bütün gece!)
Duş aldıktan sonra botu tekrar aşağı attım ve laptop ile telefonumu şarj etmek için karaya çıkmak üzere hazırlandım. Dilek, ben teknede kalacağım dedi, ben de bu sefer tüm konsantrasyonumu kürek çekmeye verdiğimden botun ve küreklerinin huyunu suyunu iyice anlayarak sorunsuz bir şekilde karaya çıktım ve botu oradaki halkalardan birine bağladım.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Sırt çantamı alıp B mahallesindeki markete yürüdüm, ekmek aldım, berbere gidip tıraş oldum. Burada sahilde yeni açılan bir plaj kulübünde bir limonata içerken şarj işini hallettim ve tekneye döndüm.
Dilek’le yine kıyıya yüzdük ve sahildeki kayıkların arasında baş başa biraz oturup sohbet ettik. Çocuğumuzu özlemiştik ama baş başa kalmayı, özellikle de birbirimizle konuşmayı özlemiştik. Evde bizimle kalan çocuk bakıcımız biraz geveze biri olduğundan pek fırsat bırakmıyordu. Bu açıdan ikimize de çok iyi geldi bu tatil.
Kurucabük kaldığımız diğer yerlere nazaran biraz daha fazla gürültülüydü. Tur tekneleri, guletler, yatlar ve balıkçılardan oluşan bir grubun ortasındaydık. Bir ara hemen dibimize kocaman bir gulet yanaştı, yanaştıran adam, bir elinde cep telefonuyla sırıtarak konuşurken diğer eliyle dümeni tutmuş bir yandan da önden zincir döşeyerek tornistanla hızlıca kıyıya kadar girdi, sonra da hemen kıçtan bağladılar. Bu beceriyi gıpta ile seyrettim...
Teknede biraz kitap okuduktan sonra akşam yemeğimizi yedik ve şarj olmuş laptopla güzel bir film seyredip uyuduk.
Kayıtlı
D. E.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #8 :
Eylül 29, 2017, 11:38:50 »
KURUCABÜK – BOZBURUN SEYRİ – GERÇEK BİR YELKEN DENEYİMİ (SİYAH ROTA)
Ertesi gün kahvaltımızdan sonra Dilek’le bota atlayıp kıyıya çıktık. Aktur sahilinde melteme karşı güzel bir yürüyüş sonunda pazarın kurulduğu yere vardık ve taze sebze meyve ile ailelere hediyelik birkaç şey aldık.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Dönüşte bu sefer farklı bir yoldan, muhteşem Aktur evlerinin arasından geçip markete uğradık ve donmuş gıdalardan biraz daha alıp tüm bunları bota yükleyerek teknemize döndük. (Bir önceki günkü seyirden sonra buzdolabı kendini toplamıştı ve ben de elektrik sistemine daha fazla aşina olmuştum, inverterın da aslında bozuk olmadığını anlamıştım.)
Esasında ilk baştaki planım Çarşamba akşamı artık Hisarönü körfezinin güney yakasına geçmek, Selimiye’de konaklamak, tekneye temiz su takviyesi yapmak, Perşembe günü yakınlarda bir koy bulup demirde kalmak ve Cuma günü de tekneyi teslim etmekti. Zaten Ercan Bey de tecrübesizseniz Atabol burnunu geçmeyin diye uyarmıştı. Ama o güne kadar problemsiz ve neşeli geçen seyir tecrübelerimiz, havanın (o ana kadar) iyi oluşu, giderek tecrübe kazanmamız, bir önceki gün yaptığımız mesafe bir miktar cesaretimi arttırmış olacak ki ani bir karar değişikliğiyle Selimiye yerine Bozburun’a gitmeye karar verdim.
Dilek, rota ve seyir işlerini tamamen bana bıraktığından her kararıma tamam diyordu. Bozburun’daki limandan da temiz su ve elektrik veriliyordu. Hisarönü körfezini dikine geçip Atabol burnunu dönüp Yeşilova körfezine girecek ve buradan da Bozburun’a geçecektik. Ertesi gün Selimiye’de sadece demirle kalıp bir sonraki gün de marinaya döneriz diye konuştuk.
Bu kararı o sabah nedense aceleyle verdiğimden Vira Demir’in Yeşilova ve Bozburun bölümünü çok üstünkörü okuma şansına sahip olmuştum. Hava durumuna (esasında sadece rüzgar hızına) cep telefonuma yüklü olan Windy diye bir programdan bakıyordum ve 10-12 knot gibi gayet makul bir hız gösteriyordu. Böylelikle olağanüstü bir şey beklemeden hazırlanıp saat 13:00 sularında (meltemin şiddetini en çok arttırdığı zamanlarda!) şamandıraya attığımız düğümü çözerek güneye doğru çevirdik rotamızı.
(Bu sırada 16. kanalı dinleyen telsizimden “usturmaçaları bile toplamamışlar” ve “çıkıyorlar” kelimelerini seçebildiğim bölük pörçük alışılmadık bir mesaj duydum. Acil durum kanalından böyle bir mesajı garipsemekle beraber, bir an bizden mi bahsediliyor diye düşünmeden edemedim. Ama kim kiminle konuşuyordu bilemedim. Tanıma uyuyorduk ve acemi olduğumuz dışarıdan belli oluyordu. Bir önceki akşam hemen arkamıza Gökova Sailing School yazan bir yat demirlemişti ve muhtemelen içinde tecrübeli yelkenciler vardı. Saat öğlen olmasına rağmen biz çıkarken onlar hiçbir yere gidecek gibi görünmüyorlardı. Bütün bunlar sonradan anlamlandırdığım ipuçları...)
Yelken açmayı planladığımdan dolayı botu yukarı almamıştım, peşimizden sürüklüyorduk. Daha koyun en güney ucundan çıkar çıkmaz sert bir rüzgar sancak tarafından çarptı yüzümüze. Deniz de hayli dalgalıydı, beyaz tepeler sık görünüyordu ama bu rüzgarın hızının cep telefonunun uyduruk programında gördüğümün en az iki katı süratte olduğunu anlamadım. Öyle olduğunu “bilsem” yelken açmaya da cesaret edemeyebilirdim. Bilsem diyorum çünkü gözümü ilk etapta çok da fazla korkutmamıştı.
Dolayısıyla planıma devam ettim. Hiçbir şey yokmuş gibi teknenin burnunu rüzgara çevirdim, sağa sola 30-40 dereceye varan yalpalar yapıyorduk, Dilek’e kokpite gelmesini ve ben mandarı (yelkeni yukarı çeken ipi) basarken (çekerken) kilitten boşunu almasını söyledim. Camadan ve iskota kilitlerini açıp iskotayı (yelkenin açısını kontrol eden halat) boşladım ve 5-6 kuvvetindeki bu sert havada direğin dibine kadar gidip (ki buna gerek yoktu) ana yelkeni sonuna kadar bastım. Daha sonra tutuna tutuna kokpite geri geldim ve hafif motor yoluyla rotayı 147’ye yani Atabol burnuna çevirdim. Burun zaten görünüyordu.
Rüzgar pupaya yakın bir biçimde 30 derece kadar sancak kıç omuzluğuma döndü, bumba sonuna kadar iskeleye açıldı.
Ve tekne adeta uçmaya başladı, o güne kadar gitmediğimiz kadar hızlı gitmeye başladık. Benim bu tatilde hayal ettiğim yelken seyri, hiç acelemizin olmadığı, motorla gittiğimizden daha yavaş olan, aheste ve tatlı bir seyirdi. Tabii böyle bir havayı hiç beklemiyordum. Motoru boşa aldım ama bir süre istop etmedim. Tekne hızından hiçbir şey kaybetmedi hatta karadan açıldıkça daha da hızlandı. Sonra sanki yeterince rüzgarımız yokmuş gibi furling kilidini açıp iskele tarafındaki vinçle genoayı da sonuna kadar açtım. Ondan sonra da motoru istop ettim.
Kıyıdan açıldıkça dalga yüksekliği de artmaya başladı ve arkadan çok ciddi tokatlar yemeye başladık; 40-50 derecelere varan yalpalar yapıyorduk. Dilek artık her zaman güneşlendiği yere değil kokpite geldi ve aradan 2-3 dakika geçmeden de ben biraz kötü oldum deyip havuzluktaki mindere uzandı, sıkı tutun dedim. Bir yandan eliyle havuzluğun ortasındaki masaya tutundu ve gözlerini kapadı. Hali, esnemesi filan hep deniz tutması belirtileriydi.
Otomatik pilotu devreye sokup oturmayı denedim ama nafile! Hem ben çok rahatsız oldum hem de otomatik pilot tekneyi rotada tutamadı, sağa sola savrulmaya başladık, Dilek biraz endişeli gözlerle bana baktı, ben de halimden memnun değildim. Ama madem girdik bu yola kontrolü almanın zamanı gelmişti. Ayağa kalkıp otomatik pilot kolunu yukarı kaldırdım. Artık tekneye kumanda eden rüzgar, deniz ve bendim. Ayaklarımı havuzluğun iki yanına doğru açtım, iki elimle dümene yapıştım. Bu pozisyon aynı zamanda deniz tutmasına karşı da en etkili pozisyondu. Gerçi herhangi bir bulantı hissi filan hissetmemiştim. Belki de adrenalin herhangi bir şey hissetmeme mani oluyordu.
Atabol burnuna doğru rota tutmaya başladım. Bir yandan ara sıra ürpererek arkamdan gelen dalgaların yüksekliğine bakıyordum, tekne rotadan bazen ciddi sapmalar gösteriyordu ama tekrar düzeltiyordum, bir yandan da dalgalara uyum sağlayıp yalpayı minimuma indirmeye çalışıyordum. Teknedeki camadan (yelken alanını küçültme) sistemi kokpitten halatlarla idare edilebilecek kadar pratik olmasına rağmen bu yola girmedim çünkü daha önce bu sistemle pratiğim yoktu. Yalnız bir noktada içgüdüsel olarak genoayı kapatmaya karar verdim çünkü zaten bu rüzgar yönünde ana yelkenin “arkasında” kalıyordu. Bazen çalışıyor, bazen yapraklıyordu. Bununla teknenin dengesiz gidişi arasında bir bağlantı sezmiş olmalıyım, bilinçli düşündüğüm bir karar değildi.
Nispeten sakin bir anı kollayıp dümeni bıraktım ve genoa iskotasını boşladım. Peşinden hemen furling halatına asıldım, fazla zorlamadan 3-4 çekişte tamamen kendi üstüne sarılıp kapandı. Tekne bundan sonra biraz daha “söz dinler” hale geldi, hala çok süratli gidiyorduk ama artık deniz ve rüzgardan önce benim kontrolüm altındaydı. Bir gözüm rüzgar yönü göstergesinde bir gözüm de Atabol burnundaydı. Rüzgar hızı olarak 20 knot gösteriyordu ama brifingi veren Erdem Bey rüzgar hız göstergesinin çok sağlıklı çalışmadığını söylemişti. (Denizin halini hatırlayıp sonra Beaufort ölçeği fotoğrafları ile kıyasladığımda en az 5 hatta 6 şiddetine tekabül ettiğini söyleyebilirim. Ara ara olan sağanaklar (ani rüzgar bindirmeleri) da cabası…)
Buruna yaklaştıkça burnun hemen batısındaki tehlikeli Atabol kayalığının üzerindeki uyarı işareti çok açık bir biçimde görülmeye başlandı. Burayı Vira Demir’de okumuş, fotoğrafını görmüştüm. Burunla bunun arasından geçmem gerekiyordu, rotamı buna göre belirledim.
Dilek bir süre hareketsiz yattıktan sonra yavaş yavaş kendini topladı ve doğruldu. Uyumuşum biraz dedi, nasıl becerdi bilmiyorum ama bu onu biraz kendine getirdi, üşüyeceksin üstüne bişey al dedim ama oturduğu yerden kalkmadı. Bir ara merdivenlerden teknenin içine doğru baktım, aşağısı berbat halde, her şey yerlerdeydi. Özellikle de harita masasının üzerine koyduğum laptopu yerde görmem çok moralimi bozdu çünkü bize ait değildi, Dilek onu işten ödünç alıp getirmişti. Yine de ilgilenmem gereken problemler arasında şu anda ilk sırada yer almıyordu. Önüme bakmaya devam ettim.
Atabol burnunu döndükten sonra Bozburun’a girmek için iki yol varmış. Kızılada’nın kuzeyindeki dar Ada boğazı geçidi veya adanın güneyinden dolaşmak. Ada boğazı geçidi kestirme ve korunaklı olmasına rağmen geçişin detaylarını okumamıştım ve şu anda da elbette okuyamazdım, bu havada da karaya yaklaşmak gibi bir niyetim yoktu zaten.
Uzun ama derinliği emniyetli olan güney yolunu tercih ettim. Burnu döndükten sonra rotamı Kızılada’nın güneyine çevirdiğimde rüzgarı da tam iğnecike almış oldum (hiç açı yapmadan tam arkadan estiği durum). Hal böyle olunca o dakikaya kadar tedirginlik olarak sürekli kafamda olan bir senaryo tam bir endişe halini aldı: İstemsiz kavança yemek! (Rüzgarın teknenin diğer tarafından esmeye başlaması ile bumbanın sert bir şekilde diğer bordaya savrulması. Bu durum bumbanın önünde insan varsa ölümcül olabilir) Gerçi bumbanın yüksekliği ayakta durur vaziyette dahi kafamın üzerindeydi ama bu durum armaya çok ciddi hasarlar verip en “iyi” ihtimalle tatilimizi orada bitirebilirdi. Asla olmasına izin vermemeliydim. Dolayısı ile rotayı çok keskin tutmak gerekiyordu bu da ayrı bir stres yaratıyordu.
Çok şükür kazasız belasız Kızılada’nın güney burnuna kadar geldik, ama artık zamanı gelmişti, 90 derece kadar iskeleye dönmem gerekecekti. Bu da eninde sonunda rüzgar bordamı değiştirmek anlamına geliyordu. Ya kontrollü bir kavança atacaktım ya da diğer taraftan 270 derecelik bir dönüşle tremola.
[Birkaç ay önce Bodrum’da bir otelde tatil yaparken hergün Lazer yelkenli kiralayıp koyda tek başıma geziyordum ve yumuşak havada dahi kavança atmaya cesaret edemiyordum, mesela bir tarafa 50 derece dönüşüm kavança gerektiriyorsa diğer taraftan 310 derecelik bir dönüş yapıp çok daha az riskli olan tremola atarak rüzgar bordamı değiştiriyordum.]
Tremola, rüzgar yönü teknenin önünden geçerek değiştiği için çok daha risksiz bir manevraydı ama bir şekilde bu yüksek dalgalara iki defa yan vermek fikri çok tatsız geldi. Rotamla fazla oynamak istemiyordum. Kontrollü bir kavança atmaya karar verdim. Daha önce tek başıma hiç yapmadığım bir şeydi ama prosedürü teoride iyi biliyordum.
John’un öğrettiği prosedürü kafamda tekrarladım. Manevra gücü gerekebilir ve otomatik pilotdan dümen yardımı alabilirim diye (aküye destek açısından) önce motoru çalıştırdım. Kurucabük’ten bu noktaya kadar yelkenle gelmiştim. Sonra otomatik pilota aldım. Dümeni bırakıp biraz bekledim, tutabiliyor gibiydi.
Dümen başından ayrılıp biraz öndeki ana yelken iskotasının başına geçtim, vince sardım ve asıldım. Elle çok fazla çekemedim, hemen kamara kapısının yanında olan vinç kolunu yerinden aldım ve vince taktım; bu şekilde yavaşça ama kararlı bir biçimde bumbayı içeri doğru çekmeye başladım. Bumba teknenin yönü ile 15-20 derece açı yapıncaya kadar çektim, tekne de yan kuvvetin etkisiyle hafif iskeleye doğru yattı.
Şimdi rüzgarı iskeleye almak için rotayı biraz iskeleye çevirmek gerekiyordu. Nasıl yaparım diye düşünmeye başlamışken ana yelken kendiliğinden rüzgarı diğer taraftan kaptı ve bumba, hareket alanını gayet kısıtladığımdan dolayı yumuşak bir biçimde kendiliğinden sancak tarafına geçti. “Hah!” diye bağırdım. Benimle aynı eğitimi almış olan Dilek de o dakikaya kadar yaptığım şeyi bilerek izlediğini gösterir bir biçimde heyecanla “SAL!” diye bağırdı.
İskotayı tamamen saldım ve bumba gidebildiği yere kadar sancağa açıldı. Ancak bu yeni trimde bocalayan otomatik pilot yine sapıttı ve tekne iskeleye dönmeye başladı. 30 dereceden fazla dönmesine izin vermeden hemen dümene koşup oto-pilot kolunu kaldırdım ve “Nereye gidiyorsun!” diye sesli bir biçimde söylenerek kontrolü tekrar elime alıp yine rotasına soktum.
Ardından da içimde biriken tüm o adrenalin ile Dilek’e bakarak hırs dolu bir zafer nidası attım. Ne oluyoruz der gibi müstehzi bir bakışla karışık, her zamanki güzel tatlı gülüşü ile cevap verdi.
Artık iskeleye dönüşüm rahattı. Geniş bir manevra sahasına sahiptim. Kızıladanın güney burnunu genişçe dönerek rotayı Bozburun koyuna çevirdim. Rüzgar da iskele kıç omuzluktan geniş apaz yönüme dönmüş oldu.
Kızıladanın kuytusuna girince rüzgar kesilir, yelkeni indiririm diye düşünüyordum ama artık nasıl esiyorsa hızında fazla da bir değişme olmadı. Sadece sinir bozucu dalgalardan kurtulmuş olduk, deniz sakinleşti. Ben de hızım tatmin edici olduğu için gidebildiğim yere kadar yelkenle gideyim dedim ama motoru boşta çalışır vaziyette tuttum. İskelede kalan Kiseli adanın hizasına yaklaşırken biraz daha iskeleye dönmek icap etti ve artık tam apaza (yandan estiği durum) dönen rüzgardan dolayı ana yelken yapraklamaya başladı, itiş gücünü kaybetti. Bu noktadan sonra yelkenle gitmekte ısrar etmek için ıskota ile oynamak, bazen çekip bazen salarak ayar yapmak gerekecekti. İkimiz de yorulmuş olduğundan artık bizi buraya kadar getiren ana yelkenimize teşekkür edip kendisinin istirahate çekilme vaktinin geldiğine karar verdim.
Adanın kuytusunda olduğumuzdan artık çok da zorlamayan denizde ıskotayı boşlayıp kafayı rüzgara çevirdim ve mandarın bütün bu hengamede kokpitte çapariz yapmadığına (karışıp dolaşmadığına) emin olduktan sonra mandar kilidini açtım. Dilek dümene geçti ben de direk dibinden yelkeni aşağı çektim. Ana yelkenimiz yine ilk kez kullandığım lazy jack kılavuz sistemi sayesinde torbasının içine kolayca yerleşti. Tekrar kokpite döndüm ve dümende olan Dilek’le şakalaşmaya başladım.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Kafamdaki kaptan şapkasını onun kafasına takmaya çalışırken kocaman topuzundan dolayı şapka durmadı ve uçup denize gitti. Aktur pazarından çok beğenerek aldığımız bu şapkaya Dilek çok üzüldü ve denize atlayıp almayı bile teklif etti(!) Tüm tatilimiz boyunca hesapsız masrafımız sadece bu şapkadan ibaret olarak kaldı. Çok şükür teknenin içine düşen eşyalardan kırılan dökülen yoktu. Laptop da hasarsız bir biçimde çalışıyordu.
Bozburun limanına yaklaşınca yine iyice yavaşladım. Yelkende gayet güzel iş çıkarmıştım ama yanaşmada hala acemiydim. İyice yavaşlayıp çok ağır yolla limana girdim. Hemen karşı kıyıda ve onun biraz iskele tarafında birçok yat kıçtankara olmuştu ama liman genelde boştu. Bir iki yat da aborda (yandan yanaşmak) şekilde bağlanmışlardı. Endişeli bir şekilde sağa sola bakınmaya başladım, bir görevli arıyordum. Hemen iskelemdeki balıkçı kayığına seslendim “Abi bakan yok mu buraya” diye, gelirler gibi bir şeyler söyledi eliyle bir yerleri göstererek ama gelen giden yoktu. İçeride küçük bir tur attım sonra yine limanın hemen girişinde iskele tarafındaki balıkçı kayığına doğru yöneldim. Burası en risksiz alan gibiydi. Kırmızı t-shirtlü bir adam gördüm ve “ya biraz acemiyiz yardım edebilir misiniz” diye seslendim. Adam palamarı atmamı söyledi. Tornistanla biraz yanaşmaya çalıştım ama tekne alakasız yerlere dönmeye başladı, Dilek’in attığı palamar da suya düştü. Tekrar topladık.
Tornistandayken tekneyi hiç kumanda edemediğimi fark edince ileri yolla tekrar açılıp dönerek bir daha yanaşmayı denedim. Adam da gerçekten acemi olduğumuzu anlayıp arabasına döndü ve arkadaşlarını çağırdı. 4-5 tane kırmızı t-shirtlü adam kıyıda bizi beklemeye başladı. Sonradan öğrendiğime göre bunlar Yanmar yat motorları firmasının teknik ekibi imiş ve botla (muhtemelen yatlardan birine) servise giden bir arkadaşlarını bekliyorlarmış. Hep bir elden bize yardımcı olmaya başladılar.
Başarısız bir palamar fırlatma deneyiminden daha sonra halatı geri çekerken abi dolaştıracaksın şimdi onu pervaneye dediler ve motoru boşa almamı söylediler. Halatı topladıktan sonra dönüp üçüncü bir kez daha yanaşmayı denedim. Bu sefer benim savurup fırlattığım palamar kıl payı denize düştü ama içlerinden biri çevik davranarak eğildi ve sudan ucunu yakaladı. Bizi çekerek yaklaştırdılar, diğer ikisi de tekneyi tuttular. Abi sen daha hiçbir şey yapma boşta dursun, bize bırak dediler ve tekneyi sancak tarafından rıhtıma aborda ettiler. İskele tarafındaki usturmaçaları da sancağa aldık ve toplam 6 usturmaçayı eşit aralıklarla dizdik. Zambak’ı baştan ve kıçtan emniyetle Bozburun limanının çıkışa en yakın olan yerine bağladık. Motoru durdurup bu maceralı seyrimizin nihayetinde biraz soluklanma fırsatı buldum.
Dilek, yanaşma manevraları sırasındaki gerginliğimden dolayı adamların yanında ağzımdan kaçan bir iki küfürden dolayı bana kızmıştı. Elime bir kutu çokoprens verdi, git adamlara ikram et ve düzgünce teşekkür et dedi. Tekneden atladım ve 50 metre ilerde van tipi arabada bekleyen adamların yanına gidip teşekkür ettim, erkek erkeğin psikolojisini anladığından hiç meselesi dahi açılmadı, samimi şekilde biraz sohbet ettik. Sonra arkadaşları da geldi ve bizle vedalaşarak oradan ayrıldılar.
Limana bakan herhangi bir görevli hala ortalıkta yoktu! Malzeme dolabından su hortumunu çıkardım ve su istasyonuna taktım. Bir metre daha ileri yanaşmış olsaydık hortumun uzunluğu yetmeyecekti! Dilek hemen su depolarının kapaklarını açtı ve tüm depoları taşana kadar suyla doldurdu. Su işi bittikten sonra elektrik kablosunu da bağladım, bu kablo da ucu ucuna yetti. Limanın girişine en yakın olan noktada, kırmızı fenerin hemen yanındaydık.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Tam bu sırada mavi t-shirtlü şişe dibi gibi kalın gözlüklü gencecik bir çocuk bisikletle yanımıza geldi. Görevli oymuş! Şapkasında “Bozburun su ürünleri kooperatifi” yazıyordu. Abi buraya yanaşmanızı kim söyledi dedi. Kimse söylemedi, çünkü ortalıkta kimse yoktu dedim. Buradaki birkaç beyefendi yardım ettiler, sizden kimse gelmedi diye biraz serzenişte bulundum. Kusura bakmayın filan dedi, ne kadar kalacağımızı sordu. Ben, gece konaklayacağımızı söyleyince bu şekilde (aborda olarak) ve burada olmaz ama dedi, karşıya kıçtankara alacağım sizi dedi.
Zaten güç bela yanaştığımızdan bu fikre hiç ama hiç sıcak bakmadım, acemiyim zaten zor yanaştık dedim. Ben size komut veririm filan gibi bir şeyler söyledi ama tipi, duruşu beni pek tatmin etmedi. Biraz zaman ver o zaman tecrübeli birini bulayım dedim ve çocuğu yolladım.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Dilek su doldururken ben rıhtımda etrafa bakınıyordum. Bu sırada arkamıza büyükçe bir katamaran aborda oldu, yanlarına gittim biraz sohbet etmeye başladık. Onlar da 2-3 aile olarak bizimle aynı firmadan kiralamışlar ama akıllı insanlar olduklarından () ayrıca bir profesyonel kaptanları da vardı. Biraz önce yaşadığım yelken maceramı ilgiyle dinlediler. 20 knot rüzgar deyince katamaranın kaptanı “şu anda burada, limanın içinde esen rüzgar 20 knot” dedi. Yani denizde çok daha fazla olması gerektiğini ima etti. Bu da Erdem Bey’in rüzgar hızı göstergesinin az gösterdiği konusundaki uyarısını destekliyordu. Onlar su doldurup fazla durmadan limandan çıktılar, ben de Zambak’a döndüm.
Yanaştığımız yer konusunda ne yapacağımıza karar vermeye çalışırken orta yaşlı, oturaklı bir beyefendi tekneye yaklaştı. “Merhaba, zannedersem inverterınız bozulmuş, buyrun yenisini getirdim” deyince şaşkınlıktan bayağı bir afalladık. İsmi Arif olan bu beyefendi Yelkenli Yachting firmasında çalışıyormuş ve Bozburun’a giren teknelere bakıyormuş. Ama o gün buraya geleceğimizi kimse bilmiyordu. Muhtemelen kendi firmasına ait olan Zambak’ı görünce Ercan Bey’le iletişime geçmiş ve daha önce bildirdiğim inverter problemini çözmek için yenisini getirmişti. Ben çok teşekkür edip problemi hallettiğimizi, şu anda sorunsuz çalıştığını söyledim. O da başka bir tekneyle ilgilenmek üzere oradan ayrıldı.
Ama Arif Bey’i gözüm çok tuttuğu için uzaktan takip edip peşinden gittim, belki limanın karşı tarafına geçmemize yardımcı olabilirdi. Yanına gidip durumu anlattım, yüzünü ekşiterek neymiş dertleri, orada niye duramıyormuşsunuz dedi. Görevlilerin yanına tekrar gittim bu sefer de gencecik, neredeyse çocuk yaşta bir kızcağız benimle muhatap oldu. Sadece büyük tekneleri aborda olarak alabiliyoruz, bazen de sahil güvenlik geliyor filan gibi şeyler söyledi. Arif Bey’in yanına tekrar gittim, o sırada başka bir teknede tamirat yapıyordu, tamam bakarız dedi. Ben de Zambak’a döndüm.
Ortalığı toparladık, seyirde yere düşen laptopun çalıştığını görünce iyice rahatladım ve keyfim yerine geldi. Teknede hasar yoktu. Hadi dedim, biraz yürüyüş yapalım. Hazırlanıp tam tekneden iniyorduk ki Arif Bey arabası ile yanımıza yanaştı. “Abi burada kimse sana bir şey diyemez merak etme, sahil güvenlik de bulur kendine yanaşacak bir yer, kimseye bir laf etme sen, boş ver” dedi. Tamam deyip vedalaştık, gerçekten de ayrılana kadar bir daha kimse bizi yer konusunda rahatsız etmedi.
Bozburun’da sahil boyunca yürümeye başladık. Burası Reşadiye yarımadasının karadan ulaşılması nispeten zor bir konumunda olduğu için daha dokunulmamış bir havası vardı. Denizde düşürdüğümüz kaptan şapkasının aynısından bulmak için bir iki dükkâna baktık ama hiçbir yerde bu tip bir şapka kalmamıştı. Dilek bir dükkândan mavi boncuklu güzel bir kolye aldı. Pansiyonların, restoranların önünden geçen bir güzergâhta güzel bir yürüyüş yaptık. Biraz yorgun olduğumdan merkezden çok da fazla uzaklaşmadık ve döndük.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Geri dönüş yolunda Okyanus Pastanesi isimli bir pastanenin önünden geçerken buradaki tabela ilgimi çekti: “Dergilere konu olan acıbademimizi denediniz mi?” Acıbadem’i çok sevdiğim için burada biraz soluklanalım dedik. Çay ve limonata içtik, acıbademleri de gerçekten güzeldi. Kızımızı artık iyice özlediğimizden arka masada dedesi ve anneannesi ile oturan ve pastanecinin çocuğu olan Berat isimli ufaklığı sevdik ve biraz oynadık.
Hava kararınca teknemizde Dilek’in pişirdiği lezzetli Akçaabat köfte ve makarna ile güzel bir akşam yemeği yedik ve peşinden güzel bir film seyrettik. Hayli maceralı geçen günün sonunda fazla oyalanmadan güzel bir uyku çektik.
Kayıtlı
C. İ.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #9 :
Eylül 29, 2017, 11:39:28 »
Doğan kaptanım,
Yazınızı ilgi ile okuyorum.
Kayıtlı
D. E.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #10 :
Eylül 29, 2017, 11:44:56 »
BOZBUBURN – ORHANİYE SEYRİ – MECBURİ BİR DÖNÜŞ (YEŞİL ROTA)
Ertesi sabah uyandık, biraz tembellik ettikten sonra taze ekmek almak için bakkala gittim. Tekneden inerken “limanda olmanın da rahatlığı başka canım!” diye şaka yaptım Dilek’e.
Bu kısa yürüyüşten döndüğümde Dilek, annesinin aradığını ve artık dönmemiz gerekebileceğini söyledi. Nazlı hasta olmuştu, ateşi ancak ilaç ile kontrol edilebiliyordu ve bizi sayıklıyordu. Telefonda kayınvalidemle ben de konuştum ve yarın değil de bugün dönsek iyi olabileceğini söylediğinde durumun önem arz ettiğini anladım. Zira anneannesi ve dedesi Nazlı’yla kalmayı çok istiyorlardı ve ciddi gördükleri bir şey olmasa kolayca böyle söylemezlerdi.
Biraz endişelendik, hatta bir ara tekneyi olduğu gibi Bozburun’da bırakıp kara yoluyla Martı Marina’ya gidip arabayı almayı bile düşündüm ama zaten 10 saatlik yola 3-4 saat daha geç kalmayı çok da büyütmeden hazırlıklara başladık. Ercan Beyi arayıp durumu izah ettik, doğruca Orhaniye’ye geri gelebileceğimizi, tekneyi teslim alacağını söyledi. Hızlıca kahvaltımızı yaptık.
Dilek bulaşıklarla, ben güverteyle uğraşırken şişe dibi gözlüklü çocuk yine bisikletiyle yanımıza geldi ve “Kaptanım, ne zaman çıkacaksınız?”. İlk kez biri kaptanım diyordu bana…
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Yarım saate dedim ve buralarda olun ki palamara yardım edin diye de ekledim. Bir de henüz kimsenin bizden para almadığını söyledim. Şaşırdı. Dün konaklamanın ne kadar olduğunu sorduğumda sanki pazarlık yapmak için sormuşum gibi bana doğrudan “sana 55 olur” demişti. Cebimden hemen kolayımda olan 50 lira verip 5 lirayı ararken tamamdır abi önemli değil dedi ve bir fiş verdi.
Dünün tatsız tecrübesiyle bu sefer teknedeki her şeyi gayet sağlam bir biçimde sabitledik. Gerçi bir önceki gün (doğuştan denizci olan) Dilek’in sabitlediği mutfak ve banyoda hiçbir şey düşmemişti, sadece benim “sabitlediklerim” düşmüştü. O yüzden de haklı bir azar işitmiştim. Bu sefer ben de denizin neler yapabileceğini görmüş olarak işi ciddiye aldım. Zira aynı yolu belli bir yere kadar bu sefer rüzgara karşı gidecektik. Atabol burnunu döndükten sonra (rüzgara doymamış olacağım ki) belki biraz yelken açarım diye botu yukarı almadım, Kurucabük’ten beri sadakatle peşimizden geliyordu.
Ayrılmaya hazır olduğumuzda genç çocuk ve dün konuştuğum kız arkadaşı yanımıza geldiler ve palamarları çözüp verdiler. İkisi birden tüm güçleriyle teknenin burnunu ittiler ve karadan açtılar. Bunu yaparken de gayet eğleniyor gibilerdi, her ne kadar profesyonel görünmeseler de gayet sevimli ve güler yüzlüydüler. Ben ağır yol verip hemen önümdeki balıkçı kayığından kurtararak limanın çıkışına yöneldim. Arkamızdan el sallayan bu iki sempatik tiple vedalaşıp Bozburun’dan çıktık.
Bir önceki akşam Vira Demir’den Bozburun’u ve Yeşilova körfezini detaylıca okumuştum. Bu sefer yolu uzatmadan Ada boğazı geçidinden çıkmaya karar verdim. Bunun bir başka ”teknik” avantajı bu yolla Atabol burnuna doğru giderken bir miktar daha karanın kuytusunda kalıp kafadan esecek meltemin etkisine daha az maruz kalmaktı. Gerçi hava düne nazaran çok sakindi ve akıllılık edip daha meltem kuvvetlenmeden, erkenden çıkmıştık.
Bu yolu tercih etmemin iki sebebi daha vardı. Birincisi Sadun Boro’nun Ada Boğazı denizini öve öve bitirememesi, burayı görmeden Bozburun’u gezmenin çok eksik kalacağını söylemesi ikincisi de hemen bu boğazın ağzındaki küçük Kiseli ada’da Kısmet’in (Sadun Boro’nun dünya turu attığı meşhur teknesi) uzunca bir süre demirli kaldığını anlatması. Bu demir yerini de görmek istiyordum.
Yalnız geçiş biraz çetrefilliydi, Sadun Boro özellikle de Kiseli adanın doğusundan boğaza girmeyi denemenin burayı “çok iyi bilmeden” denenmemesi gerektiğini söylüyordu çünkü su 1-2 metre kadar sığdı. Nispeten daha güvenli yol adanın altından dolanarak kuzey batısından, daha geniş olan yerden girmekti. Burası da sığdı ve tam yolu bilmiyordum ama bu mecburi dönüş yolculuğumuzda buralara bir daha ne zaman geleceğimizi bilmeden bu riski almayı uygun gördüm.
Bağlantıları görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Limandan çıktıktan sonra Yeşil adasının batısından geçerek Kiseli adanın güneyine geldik ve Kısmet’in demirlediği minik koyu gördük, fotoğraf çektim. Sonra adanın etrafından dolanıp Ada boğazına girdik. Gerçekten de su burada sığlıklardan dolayı farklı farklı renklere bürünüyordu. O kadar güzeldi ki Dilek burayı görünce buruk bir şekilde son bir kez daha denize girelim mi dedi. Ama burada durmayı uygun bulmadığımdan Selimiye - Sığ limana uğrayıp orada girelim dedik ve devam ettik.
Tam boğazdan geçerken önümüzden karşıdan karşıya geçen bir balıkçı teknesi eliyle bizleri (tahminimce) daha da iskeleye gelmemiz konusunda uyardı. Gerçekten de derinlik yarım metreye kadar düştü, iyice yol keserek biraz iskeleye kırdım. Çok da endişe etmeden manzaranın tadını çıkara çıkara boğazdan sorunsuzca geçtik ve batı - kuzey batıya, Atabol burnuna yöneldik. Rüzgar tam kafadan esmeye başladı ve bir miktar da dalga yiyorduk ama dünkü ile mukayese edilir bir durum yoktu ortada. Dilek yine güneşlenme yerindeydi ve hiç havuzluka gelmeye tenezzül etmedi. Bu sırada ben de teknenin bir hız göstergesi olduğunu keşfettim(!).
Sol panelde hemen derinlik göstergesinin altındaydı. O tarafı beynimde derinlik ile özdeşleştirdiğimden, başka bir şeye bakmıyordum ve ara sıra da acaba kaçla gidiyoruz, nerede yazıyor diye chartplottera filan bakıyordum. Bir önceki gün o rüzgarda maksimum kaça çıktığımızı hala merak ediyorum…
Atabol boğazına kadar rüzgara karşı 3,0 knotluk bir hızla geldik. Buraya kadar otomatik pilottaydı ben de çoğu zaman Dilek’in yanındaydım. Yalnız burnu dönmeye başlayınca karşımıza tam ters istikamette burnu dönen peş peşe bir sürü yat çıktı. Bazıları hayli büyüktü ve hızlı gittiklerinden bir miktar yol kesip dalgaları üzerinden sek sek oynattık Zambak’a. Bunlar Hisarönü körfezinden gelip Bozburun’a doğru giden yatlardı, nedense hep aynı saatte çıkmışlar, konvoy gibi peş peşe yanımızdan geçtiler.
Burunu dönüp doğuya yönelince artık rüzgar da iskele kıç omuzluğumuza dönmüş oldu. Biraz ana yelkeni basmaya (ve sonra indirmeye) üşendiğimden biraz da acelemiz olduğundan sadece genoayı açmaya karar verdim. Sancak tarafından tam olarak açtığımda hızımız 4,0 knota çıktı. Bu şekilde yelken destekli motorla Hisarönü körfezinin güneyindeki adaların kuzey burunlarını döne döne Selimiye koyuna kadar geldik. Niyetimiz Selimiye’ye girmeden Sığ limanda yarım saat kadar demirleyip son bir kez yüzmek sonra da Orhaniye’ye Martı marinaya geri dönmekti.
Sığ liman küçük bir koy ve bizden önce oraya demirlemiş bir sürü yat vardı. Dolayısıyla demir yeri bulmak kolay değildi. Aralarından geçerek derinlik 4-5 m.ye düşene kadar kıyıya yaklaştım. Burası nispeten daha tenhaydı. Dilek demir atmak için başa geçti yalnız aceleden bir hata yaptık ve sadece 10-12 metre civarında zincir saldık. (Biraz da yakında çok tekne olduğu için uzun salmak istemedim ama bu da tutmama riskini arttırıyordu.)
Vakit kaybetmeden son kez denize atladık, birazcık kıyıya doğru yüzünce Zambak’ın yakındaki başka bir yata bayağı yaklaştığını gördüm. O yatın kaptanı da tedirgin bir şekilde bakıyordu. Dilek tekneden biraz daha açılmıştı. Ben vakit kaybetmeden tekneye geri yüzdüm ve çıktım. Biraz daha mı zincir salayım veya ne yapayım diye düşünürken Dilek de tekneye yaklaştı ne oldu dedi. Demir tarıyoruz galiba dedim, yakındaki teknenin de kaptanı evet dedi tarıyorsunuz siz.
Gerçekten de ona göre yerimiz değişmişti ve hafif meltemle koyun doğu yakasına doğru yaklaşıyorduk. Çekinerek Dilek’e çıkması gerektiğini söylerken o da bana gel yüz biraz daha, daha mesafe var karaya (!) dedi. Yok dedim hadi artık gidelim. O da geri yüzdü ve motoru çalıştırıp zaten tutmayan demirimizi alarak oradan çıktık. Orhaniye’ye yönelmeden Selimiye koyuna da bir göz attık ve çok da girmeden geri döndük.
Orhaniye’ye doğru yarım saat kadar Dilek dümene geçti, rotayı gayet güzel tutarak denizciliğini de artık iyice tescillemiş oldu. Orhaniye Koyu’na girdiğimizde son bir sınavın beni bekleyeceğini biliyordum: marinaya girme ve yanaşma!
Martı marinaya yaklaştığımızda iyice yol kestim, tam iki fenerin arasından girdiğimde Ercan Bey’i aradım ama bana önce depoyu doldurarak harcadığımız kadar yakıt alıp pis su tankımızı da boşaltmamız gerektiğini söyledi. Bu işlemler aynı istasyonda yapılabiliyordu ve bu istasyon da marinanın hemen yanındaydı. Çok içerilere girmeden tam zamanında geri döndüm. Tam o sırada da marinadan Yelkenli Yachting’in başka bir teknesi çıkmaktaydı.
Çıktıktan sonra marinayı iskeleme alarak devam ettim ve mendireğin bitiminde yakıt istasyonunu gördüm. Denize doğru yan yana iki tane rıhtımı vardı. Arabamızı da bu istasyonun hemen arkasında 5 gün önce park ettiğimiz yerde gördük. Ercan Bey telefonda sağdaki rıhtıma yanaşmamızı söylemişti. Yine çok ağır yolda temkinli bir biçimde yaklaşmaya başladım. İki tane görevli bizim geldiğimizi görünce zaten hemen rıhtımın başına geldiler, uzaktan acemi olduğumuzu söyledim, problem yok, aynı bu şekilde gel dediler. Kolayca sancak tarafından aborda oldum, tekneyi yakaladılar ve boşa almamı söylediler. Rıhtıma iyice yanaştırıp bağladılar. Kıç tarafında bize yardımcı olan adam merak etme, kimse anasının karnından bu işi bilerek doğmadı, ben de 6 senede filan öğrendim yanaşmayı diyerek biraz moral verdi.
Tam o sırada bizim yanaştığımız rıhtımın hemen diğer tarafına biraz önce marinadan çıkarken gördüğüm Yelkenli Yachting teknesi yanaştı. Aşağı yukarı bizimki ile aynı boyda bir tekneydi. İçinde iki kişi vardı ve üzerlerinde firmanın t-shirtlerinden vardı. Hallerinden ve konuşmalarından bunların firma görevlisi olduğunu ve o tekneyi seyre hazırladıklarını anladım. Hemen durumu anlattım ve marinaya girmek için yardım istedim. Önce kendimizin yapabileceğini, problem olmayacağını, içerisinin boş ve “gayet müsait” olduğunu söyledilerse de ben ve yakıt görevlisi bey ısrar edince tekneye gelip yanaştırmayı kabul ettiler.
Artık iyice rahatlamıştım. 19 litre kadar mazot harcamışız, bu miktarı alarak depoyu doldurduk. Pis su tankı da boşaldıktan sonra, yandaki tekneden gelen iki kişi izin isteyerek Zambak’a bindi. Dümeni teslim ederken küçük bir burukluk hissi yaşamadım değil…
Dilek’le beraber havuzluka oturduk ve Zambak’ın bu yeni kaptanının nasıl manevralar yaptığını dikkatle izlemeye başladık. Bir yandan da sorular soruyordum. Dümendeki bey elinden geldiğince açıklamaya çalışırken bir yandan da gayet seri bir şekilde Zambak’ı istasyondan çıkarıp marinaya soktu. Tam iki fenerin arasından geçerken marina görevlilerine seslendi. Marina’ya biraz hızlı girmiş olacak ki yavaş olması konusunda ikaz ettiler. Bir bot yardımcı olmak için pontona kadar bizi takip etti. Baş tarafta duran görevli ve bottaki personelle beraber üç kişi çok da kolay görünmeyen bir prosedürle Zambak’ı kıçtankara yanaştırdılar. Arkadan palamarlarla, önden tonozla gayet gergin bir şekilde bağladılar.
Teslim alma işlemini de kendilerinin yapabileceğini söylediler. Dilek, Sığ Limanda denizden çıktıktan sonra hızlıca duş almıştı ama ben henüz alamamıştım. Uzun bir araba yolculuğuna çıkacaktık ve gece yarısı varacağımız kesin gibiydi. Dolayısıyla duş almam gerektiğini söyledim. Acele etmeden istediğimiz gibi rahat rahat hazırlanıp toparlanabileceğimizi söyleyerek tekneden indiler ve yürüyerek istasyonda bıraktıkları diğer tekneyi getirmeye gittiler. Bu sırada biz de rahat rahat hazırlandık.
Gidip arabayı tekneye en yakın noktaya kadar getirdim. Tekneyi 1,5 gün kadar erken teslim ettiğimiz için bir miktar erzak artmıştı. Bavulumuzu, eşyalarımızı ve artan erzakı arabaya yerleştirdikten sonra o esnada diğer tekneyi geri getirmiş olan personele tekneyi kazasız, belasız ve eksiksiz bir biçimde teslim etmiş olduk
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Yelkenlerin ikisini de açarak kontrol ettiler, sırasıyla yelken arması, seyir sistemleri, mutfak, WC, kamaralar olmak üzere her yerine bakmaya başladılar. Biz de bu sırada izin isteyerek aynı firmanın pontonun ucuna bağlı bulunan 41 feetlik teknesinin içini gezdik. Kontroller bittiğinde hiç bir eksik bulmadılar, benim rapor edeceğim bir şey olup olmadığını sordular, kıçtan takma motoru çalıştıramadığımı söyledim, yanımda hemen çalıştırdı ve üzerinde yazan talimatta öyle olmamasına rağmen bir miktar gaz vermek gerektiğini söyledi. Benden farklı olarak yaptğı tek şey de buydu zaten. Sonra Kurucabük – Bozburun yelken seyrimi anlattığımda ikisi de heyecanımı paylaşarak zevkle dinlediler ve 10 knot görmüşsündür belki dediler. Teknede bir hız göstergesi olduğunu henüz keşfedememiştim demedim tabii!
Sonra Ercan Bey de geldi, tekneden, özellikle full donanımından ve genel olarak aldığımız hizmetten çok memnun kaldığımızı belirttim. Herkesle vedalaştık ve arabamıza atlayarak çocuğumuza kavuşmak üzere yola çıktık.
Dilek de ben de bunun şimdiye kadar yaptığımız en iyi tatil olduğuna hemfikiriz. Hatta Dilek, bunun tadını aldıktan sonra artık otelde filan kalamayacağını söyledi. İkimiz de (bu sefer çocuğumuzla beraber) bir sonraki seyrimiz için sabırsızlanıyoruz. Kim bilir belki ileride bizim de ufak bir teknemiz olur… Okuduğunuz için teşekkür ederim…
Doğan Erbahar
10.09.2017
Tuzla - İstanbul
Kayıtlı
G. Ö.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #11 :
Eylül 29, 2017, 12:26:10 »
Keyifle okudum. Bu sene bolca seyir anısı okuyoruz. Hepsi birbirinden güzel. Teşekkürler.
Resimleri görebilmek için üye olmalısınız.
Üye Ol
veya
Giriş Yap
Kayıtlı
A. C.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #12 :
Eylül 29, 2017, 12:34:56 »
Elinize sağlık, soluksuz okudum tümünü. Benim gibi acemiler için çok faydalı oluyor.
Kayıtlı
Z. K.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #13 :
Eylül 29, 2017, 14:51:37 »
Çok büyük bir keyifle okudum,ilerisi için güzel tecrübeler edinmişsiniz.Tebrikler,devamı gelsin.
Kayıtlı
A. Ç.
Ynt: BİR ACEMİNİN SEYİR DEFTERİ
«
Yanıtla #14 :
Eylül 29, 2017, 15:20:35 »
Kaptanım ağlattın beni bu soğuk ve yağışlı havada. Harikaydı sizinle gezmiş kadar oldum. Paylaştığınız için çok teşekkür ederim...
Kayıtlı
Yazdır
Sayfa: [
1
]
2
3
4
Yukarı git
« önceki
sonraki »