Nilüfer arkadaşımızın kitaplar ile ilgili yazdıklarını okurken, adının altında "Kocaeli" yazdığını görünce," demek ki, İzmit'te hala deniz var" diye içimden geçirdim.
60 yıl öncesi gözümün önüne geldi:
Halkevinin önündeki rıhtıma dizilmiş, tenteli sandallardan birini ailece kiralar, körfezin iyice doğusundaki sığlıklara gider, sandaldan denize girerdik. Anneannemin sadece ayaklarını suya sokmaya çalışırken sandalın hafifçe yan yatmasıyla, elbiseleriyle denize düşüşünü anımsıyorum. Şimdi oralar fuar alanı olsa gerek. Sandal kiraladığımız rıhtım da zaten çoktan E5 karayolu oldu. Daha sonra sahilden bir de demiryolu geçti. Artık tarihi tersane de yer ile yeksan olmuştu; o kocaman kapısına, nöbetçi deniz erlerinin izin verdiği ölçüde yaklaşıp içerde olup biteni görmeye çalıştığımız büyülü mekan.
Bazı hafta sonları vapurla Değirmendere'ye gider, ulu çınarların altına kilimleri serer, hemen soyunur denize koşardık; akşama üzeri yoğurt kaplı kıpkırmızı bir deri ile yatağa dokunmadan uyumaya çalışırdık. Doğal olarak, orada da denizi doldurdular; ancak 99 depremiyle doğa kıyı çizgisini yeniden çizebileceğini Değirmendereliler'e anımsattı. Ama bundan yıllar önce bu körfez, Üsküdar faciası ile, doğanın gücünü göstermiş, arkadaşlarımız gözümüzün önünde boğulmuştu.
Yüzmeyi Değirmendere'nin iki-üç adımda derinleşen denizinde öğrenemedim. Akçakoca İlkokulu'nu bitirdikten sonra, yaz tatillerinde arkadaşlarımızla Tütünçiftlk'e gitmeye başladık. Türkiye uzun mesafe yüzme şampiyonlarından Nedret Er orada, saatlerce yüzerek antrenman yapardı. Onu izlemeye başladım; yüzüş stilini kendi kendime çalışarak uygulayabilir duruma geldim. Ancak daha liseyi bitirmemiştik ki, Tütünçiftlik'in batısındaki çok özelliği olan bir burun, arıtım tesisleri için altüst edilmeye başladı. Artık denize daldığımızda bile tesisin bacalarından çıkan, sarmısaklı çürük yumurta kokusunu duyuyorduk. İzmit'te denizin sonu gelmişti.
Ama, uzun Ankara ve İstanbul yıllarından sonra, bütün bu sonu kötü biten gelişmeleri, ancak belleğimi zorladığımda anımsıyorum. İzmit denince, deniz ile ilgili olarak aklımda kalan, pirat ve şarpi yarışları ile Sefa Abi'nin dragonudur. O güzelim dragonu, denize açıldığında, saatlerce kıyıdan izlerdim; içim gittiği halde Safa Abi'ye neden bir kere bile "beni de yanına alsana" demediğime şaşıyorum, sanırım utangaçlığımdan. Daha sonraki 55 yıl boyunca, yelkenlileri hep güzel bir tablonun hoş ögeleri olarak uzaktan izledikten sonra, ani bir kararla yelken yapma sevdasına kapıldığımda, o dragonun hortladığını düşündüm.
Biraz geç oldu ama olsun. Sekiz ay önce bir yelkenli alma kararımızda, o günlerin denizle barışık İzmit'inin ve o dragonun etkisi azımsanamaz.